|
SONU OLMAYAN KÜÇÜK BİR
HİKAYE.
Yaşanmışlıkların iliklerimize kadar işleyen,
tüm benliğimizi saran izlerini zavallı kelimelerin arasına sıkıştırmak inan
hiç kolay değil...
O yüzden nasıl başlayacağımı hiç bilmiyorum...
Tatlı bir
düş gibi yaşanan, masallarda bile okumadığım eşsiz bir sevdayı anlatmak ne
kadar zormuş meğer.... Elimin altındaki klavye adeta bana düşman gibi
tarifsiz aşkımı anlatacak o gizemli kelimelerini köşe bucak kaçırıyor
benden...
Sen hiç yaşadın mı? yüzünü hiç görmediğin, rüzgarların ılık nefesinin
bile sesini kulağına getiremediği birini delicesine sevmek duygusunu ? Aşkın
bir volkan misali yüreğinde patladığı ve tüm ruhunu sardığını hissettin mi
hiç ? Kim olduğunu, nerede olduğunu bile bilmeden... Birbirini tanımayan iki
insan arasında yazılan her harfle, her heceyle, her kelimeyle tıpkı
örümceğin o şaheseri gibi örülen ağı gördün mü ? İnanılması ne kadar zor.
Aşılmaz zannettiğim gerçekliğimi yerle bir eden nasıl büyük bir aşk...
Yerinden çıkıp sevdiğini bulmak istercesine çırpınan bir yüreği
hüzünlerden yılgın bedenine hapsetmeye çalıştın mı? Yazmak, yazmak ve yine
yazmak bıkıp usanmadan... Ruhumun fırtınasını anlatmaya çalışmak ona,
çırılçıplak soymak yüreğimi ona yazdığım her satırda... Ve beklemek sonra
bilinmeyene hasretle kıvrılarak bir köşeye... Bıkıp usanmadan beklemek
gelecek cevabı... Sonra defalarca okumak okumak ebedi aşkımın bana yazdığı
satırları... Yavaş yavaş yüreğine süzülüşünü seyretmek yazdığı her kelimeden
bana olan aşkını... Sevgimin karşılıksız olmadığını bilmenin hazzını solumak
her nefeste... Ve artık gökyüzünün sonsuz maviliğinden seyretmek dünyayı...
Haykırmak sessizce serin sularına doğru denizlerin yüreğimin fırtınasını..
Sesini duymaya özlemle kavrulurken ruhum, bedenim ve tüm benliğim
telefona uzanamayan titrek ellerimle nasıl savaş verdiğimi bilemezsin. Bir
yandan yüreğim onun aşkıyla dolup taşarken bir yandan bu rüyanın kabusa
dönüşmesinden duyduğum korkularımın pençesinde nasıl acılarla kıvrandığımı
anlatamam, ne kelimelerin ne de sözcüklerin diliyle. Mazinin hoyrat eliyle
incitilmiş, ezilmiş yüreğimi korumaya çalışırken vefasız ellerden,
telefondaki bir sese nasıl teslim edebilirdim ki, herkesten gizlediğim
"ben"i...
Sonunda ne oldu biliyor musun? Onun sesini duymadan başka ses duymamaya
yemin eden kulaklarımın isyanına yenik düştü telefona uzanamayan titrek
ellerim. Tüm mantığımın ölümün kollarına kendini öylece bırakışının şahidi
oluverdi birden o isyankar kulaklarım.. Ve başladılar onun ahenkle dans
eden, aşk dolu nehirlerden kıvrılarak gelen sözcüklerini dinlemeye.
İsyanlarına yenik düşmemin onlara verdiği mağrurlukla öylesine dikkatle
dinlediler ki o ebedi aşkımın dilinden dökülen her sözcüğü.. Vücudumun tüm
hücrelerine işletene kadar, bilinmeyen o sesin esiri yapana dek beni.
Öylesine dikkatle dinlediler ki, tasvir edebilmek benim için imkansız.
Artık sesini duymadan yaşayamaz hale gelmiştim. Yenilmiştim, ruhumu
okşayan sese ve bırakmıştım inandığım, savunduğum tüm doğrularımı bir
kenara. Rüzgarın engel tanımaz hırçın kollarında savrulan bir yaprak gibi
çaresizdim artık. Meçhul yarınlara sürüklendiğimi bile bile doyasıya
yaşıyordum sevgimi yüreğimde. Ve ona haykırmaktan çekinmiyordum aşkımı HER
ŞEYE VE HERKESE rağmen. Yarını olmasa da yaşamalıydım o aşkı doyasıya...
Mutluluğa hasretimi söndürmeliydim, başıboş duygularımın erişilmezliğinde.
Ve ben de öyle yaptım. Önce gözleri gözlerime değmeden, sıcak nefesini
bedenimde hissetmeden soludum onu her nefeste, yaşadım onu tüm benliğimde.
Biliyorum şimdi aklında tek bir soru var: peki sonra ne oldu diyorsun
değil mi? Evet sonunda gördüm onu, ellerim ellerinin sıcaklığıyla
kucaklaştı. Bir Kapadokya gecesinde hem de. Nasıl oldu? Neden oldu?
Ellerimiz nasıl birleşti? Bilmiyorum. Ama oldu işte. Kollarım boynuna
sıkıca sarıldı ve sesiz sözlerim anlattı ona bu deli sevdamı. Üşüdük. Ama bu
üşümek soğuktan mıydı? Yoksa birden bire hissettiğimiz çaresizlikten miydi?
Anlayamadık. Haykıramadım sevgimi, çınlatana kadar tüm evreni. Düğümlendi
çünkü boğazıma sevgi sözcükleri, bıraktılar beni çaresizliğimle ortada. Ve
sadece gözlerinin içine baktım, yüreğimin haykırışını, içimdeki fırtınaları
yansıtan bakışlarla... Seyrettim onu doyasıya. Eşsiz bir sanat şaheserini
seyreder gibi. Bakışlarımın bile onu incitmesinden korkarak seyrettim
öylece... Öptüm önce alnından. Sanki onun alın yazısında kendi alın yazıma
isyan edercesine. Gözlerimizdeki o çaresiz bakışmalar sanki çocukluğumuzdan
beridir beklediğimiz sevdamızı bulduğumuzu ama
hemen kaybedeceğimizi de bilmenin hüznünü taşıyordu. Birleşti dudaklarımız
aniden bir otobüs durağının köşesinde. Sanki o an dünya durmuştu. Evren
suskunlaşmış, tüm yıldızlar biraz kıskanarak biraz da gıpta ederek
seyrediyordu bizi. Sarıldık. Sarıldık. Biliyorduk ki bu ilk sarılmamız
aslında son sarılışımızdı. Hem birbirimize hem de kaybedeceğimizi bildiğimiz
sevdamıza. Sonra yürüdük sessizce. Konuşamadık. Biliyorduk ki konuşacak bir
şey yoktu aslında. Ne diyebilirdik ki başlamadan biteceğini bildiğimiz bu
sevda için. Son ayrılık için birleştiğinde dudaklarımız istedik ki o an hiç
bitmesin. Sonsuza kadar sürsün. Sürsün ki. Yaşanamayacak bu sevda dolsun
içimize taşarcasına. Ama saatler sanki bize inat eder gibi gerçeğin
süngüsünü batırıyordu her geçen saniyenin sonunda. Sonra çaresizce ayrıldı
ellerimiz. Gecenin soğukluğundan kaçarcasına.
O gitti. Ben gittim. Odalarımıza gittiğimizde biliyordum ki aklımız
birbirimizde kalmıştı. Ben yastığıma başımı koyarken bütün hayatım geçiyordu
gözlerimin önünden. Ama sanki bütün hayatım bu gece yaşadığım birkaç saatten
ibaretti. Başka bir anını düşünmek, yaşamak ve bilmek istemiyordum. Sonra
sordum kendi kendime sen ne yapmaya çalışıyorsun diye. Bu bir rüyaydı ve ben
aptallık edip uyumaya çalışıyordum. Uyumak uyanmanın başlangıcıydı oysa.
Uyanmanın da her güzel rüyanın sonu olduğu gibi. Çıktım odamdan. Adım adım,
santim santim dolaştım az önce rüyada gezdiğimiz yerleri. Onu sordular bana
az önce bizi kıskançça seyreden yıldızlar. Ağaçtaki baykuş sanki gözümden
akan yaşları silmek istercesine acıyarak, hüzünle bakıyordu umutsuzluğuma.
Yanında öpüştüğümüz otobüs durağı "ben saklardım sırrınızı. Neden yalnızsın"
diye sordu bana. Bir ömürlük bir sevdayı birkaç saatte yaşadığımıza şahitlik
eden peribacaları bin yıllardır gördükleri binlerce sevdayla birlikte
bizimkini de koyuyorlardı s
anki oyulmuş kovuklarına. Gün ışıyordu yavaş yavaş. Doğan güneş kimbilir
binlerce yıldır nice bitmiş sevdaların üstüne doğuyordu. Yoksa bu kadar
mağrur, bu kadar vurdumduymaz bakabilir miydi yaşanmadan biten çaresizliği
haykıran gözbebeklerime. Derken sabah oldu tüm mahmurluğuyla. Korkuyordum.
Ben uyumamıştım. Ama belki de o uyumuştu. Korkuyordum. Ya gördüğümüz
rüyadan uyanmışsa. Korkuyordum. Ya bu sevdayı ben onsuz yaşamışsam. Bütün bu
korkularımla karşıladım onu. Ürkek, utangaç ve suç işlemişliğini saklamak
isteyen bir çocuğun acemi bakışlarıyla. Yok yok o da aynı ürkeklikle
bakıyordu gözlerime. Otobüse binip uzaklaşırken biten sevdamızı yaşadığımız
yerlerden gözlerimi kapattım. Kapattım ki bu bir veda olmasın sevdamıza
şahitlik eden gökyüzüne, ağaçlara ve otobüs durağına. Üzüleceklerini
bildiğim, kimbilir kaç sevdaya şahitlik eden ve arkamızdan el sallayarak
ağlayan peribacalarına.
Sonra. sonra bitti... Hem de başlamadan. Yüreğimde sevgisini yanan bir
ateş gibi bırakarak, onun da yüreğinden sevgisi taşa taşa bitti... Bir daha
hasretle kucaklaşacağımız günün özlemiyle bitti. Unutmamak ve unutulmamak
sözleri karıştı yolların boğazıma çöken kasvetine. Ne zordu bilemezsiniz o
ayrılık anı. Yarınlara dair umutlarla ayrıldık o gün birbirimizden
bakışlarımızda. Saatler, aşkımıza ihanet ediyordu koşar adımlarla
ilerlerken. Nereye geç kalmıştı ki, nedendi bu telaşı anlayamadık. İşte o
an, mutluluk ve hüzün öylesine iç içe geçmiştik ki, herhangi birinden
sıyrılıp kurtulmanın imkanı yoktu artık.
Nefesini tuttun ve bekliyorsun değil mi şimdi bu hikayenin sonunu? İşte
bunu sana söyleyemem. Çünkü, ben de bilmiyorum. O beklenen "SON" hala
zamanın kollarındaki derin uykusundan uyanmadı. Anlayacağın bu hikaye henüz
bitmedi...
©yazgulu
«« |