Yalın şeylerin ardında

“Her sözcük bir geçittir / bir buluşmaya, çoğu zaman vazgeçilen, / işte o zaman doğrudur o sözcük: buluşmakta direttiği zaman” diyor, Yannis Ritsos …

“Yalın şeylerin arkasına gizleniyorum beni bulasın diye; / beni bulamazsın, eşyayı bulacaksın, / elimin dokunduğu şeylere dokunacaksın, / parmak izlerimiz karışacak birbirine.” Yalın şeylerin ardına gizliyoruz kendimizi, gelsin bizi bulsunlar diye… Sözcükler aşılması güç bir geçit gibi sıralanıyor aramızda, sıradağ gibi… Direttiğimizde açılır mı sözcüklerin kapısı? Arkasında ne sırlar var oysa, ne ay ışıkları, kayaların bağrında tüten kekikler!.. Sözcükler zırhımız mıdır bizim, kendimizi ele vermemek için? Kolayca teslim olmayan kalelerimiz mi? İyi ki varlar mı; yoksa neden mi giriyorlar aramıza, engelliyorlar mı büsbütün ‘karışmamızı’? Parmak izlerimizin eşyada buluşması daha anlamlı, daha zengin mi olurdu?

Sözcüklerin yetmediği açık… Belki ebedi bir susku, bir dilsizlik hali, çok daha çıplak anlatabilirdi bizi birbirimize. Zırhlara takılıp kalmazdık o zaman. Sözcüklerin, aynı anda yalnız bir tek ruh halini; karanlığı ya da aydınlığı anlatabileceğine inanacağım neredeyse! Oysa her ikisini de taşıyoruz içimizde, hem yüzümüzde. Bu da ‘açıklanamaz’, söze gelmez bir durum. Öyle diyor ya Samuel Beckett: “Aynı anda hem karanlıkta hem de aydınlıktaysak, açıklanamaz olanla da karşı karşıyayız demektir.”

Nedir bu açıklanamaz olan? Korkunun karanlığıyla umudun ağartısı, aşkın uçarılığıyla çöküntünün ağırlığı, suskunun içe gömülmüşlüğü ile haykırma arzusunun çarpıntısı. Alıp başını gitmenin hafifliği ile kapanıp kalma isteğinin boğuntusu… Tüm bunları bir arada yaşayabilir mi insan? Ruhunda hem bir gezgini hem de bir Oblomov’u taşıyabilir mi? Oblomov ki, kendi hayatının yolunu ağır bir kaya parçasıyla tıkanmış daracık, zavallı bir patika gibi görüyordu. İçimizde zaman zaman bir Oblomov yatmadığını kim söyleyebilir? Belki de Lenin haklı, ‘Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecek…’

Oblomov’u, belki de kendimizi anlamak için, tekrar Beckett’a, o çok susan adama, söz vermemiz gerekiyor aslında: “İçimde katledilmiş bir varlık taşıdığım duygusunu hep hissetmişimdir. Ben doğmadan önce katledilmiş bir varlık. Bu katledilmiş varlığı bulmak zorundayım ben. Ona yeniden can vermeyi denemeliyim.” İçimizde ‘katledilmiş bir varlık’… Olabilir mi gerçekten… Bütün suskunluğumuzun, zaman zaman Oblomov’a hak verişimizin gerekçesi bu olabilir mi? Ve Oblomov gibi ‘ona yeniden can verecek’ kudreti kendimizde bulamayışımız, bu katledilmiş varlığın küskünlüğünden mi?

Sözcükler geçit vermiyor karışmamıza… Yalın şeylerde arayalım birbirimizi. Suskularda arayalım. Sözcüklerin yetmediğini, belki de en çok onların sihrine inananlar bilir.

Belki de sözler çoğaldıkça yiter asıl anlaşılacak olan, üstü örtülür… Bu yüzden dilsizlere özendiğim olur, hiç sözcüğü olmamış insanlara. Ve keskindir onların bakışları, çok şey anlatır gözleri, elleri ve yüzleri. Yalın şeylerin dilini en iyi onlar bilir, bir evren açarlar dokunuşlarıyla… Bizse sözcüklerin kalabalığında yitiriyoruz içimizdeki evrenin renklerini. Oysa yanıyor içimizdeki ateş, büyüyor. ‘Açıklanamaz’ olan, sınırlarını genişletiyor durmadan. Beckett’ın dediği gibi, “Beden çekip gidiyorken, içimizdeki ateş yanmaya devam ediyor.” Söz okyanusunun ortasında, suskunun karaları kaplıyor her yanımızı. Ve bir elimizde de Cummings tutuyoruz, yaşamaya açılıyor kapısı onun: “Yaşıyor olmanın büyük üstünlüğü/ (ölümsüzlük yerine) öyle pek çok değildir/ öyle ki akıl artık doğrulamaktan çok yanlışlar/ kalp neyi duyumsayabilir ve ruh neye dokunabilir/ -büyüklük (sevgilim) şudur ki/ aşk içreyiz biz aşk içreyiz biz… benim aşkım hep yeşillikler üzre geçti/ büyük altın bir at üstünde/ gümüş şafağa doğru.”

Yazan: Ali Çolak

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: