“RUH İKİZİM”E… (2)

Geçen senelerin eskittiği, sararıp solmuş resimlerden olmasa da dünümüzü içinde barındıran fotoğraflarımıza daldım bir an. Baktıkça ne çok şeyi anlatıyor beni aşka ikna eden güzel gözlerin, anlamlı bakışların. Sen bana yarım kalan mutlulukları mı yaşatmaya gelmiştin, özlemleri dindirmeye mi yoksa yeni hüzünler tattırmaya mı bilmiyorum ama iyi ki geldin. Öyle çok şey öğrendim ki senden. Küçük ama hayatın içinde kendine yer edinmiş sevgi dolu ayrıntılar ve bir taraftan da güzelliklerin ayrıntılarda saklı olduğu gerçeği…
Her şeyin fazlasını verdin bana. Sevginin, aşkın, tutkunun, mutluluğun, özlemin, öfkenin ve daha nicesinin en fazlasını bana sen yaşattın. Her günüm yeni bir heyecan, her anım yeni bir mutluluktu senin yanında. Her şeyimle bilirdin sen beni, herkesten daha çok anlardın. Bir bakışınla çekerdin fotoğrafını beynimden geçenlerin. Birkaç kelimenle çözerdin düşünce yumağına attığım sıkı düğümleri. Yüreğimde ağlayan çocuğu susturmak için çırpınırdın çoğu zaman. Eksikleri tamamlayacak, boşlukları dolduracak, sadece mutluluğu yaşatacak kadar güçlü hissederdin kendini. İçimden birer birer koparıp acıları, sabırla kırmızı güller ekerdin yerlerine. Şimdi bana senin kim olduğunu sorsalar şüphesiz beni bilen, beni en çok seven adam derim. Sana beni sorsalar, ışıldayan gözlerinle sevgi dolu sözcükler tüketirsin bilirim. 
Seninle yaşadığım ölümsüz aşk, beraberinde hiç bilmediğim şeyleri öğrenme zorunluluğunu doğurdu bana. Belki tam anlamıyla başaramadım ama beklemeyi, sabretmeyi, hırçın yanlarımı törpülemeyi denedim çoğu zaman. Yokluğuna hırslanıp varlığına yaşattığım sevda ateşli patlamaları saymazsak. Ne çok sevdim seni ve yokluğun ne çok yordu beni.
Sensiz uyandığım ama asla yalnız olmadığım sabahlar yaşadım. Kollarımın arasında beni saran koca bir sensizlik acısıyla uyandım güne. Ama her şeye inat her seferinde şafak vakti yeniden sevdim seni, günün güzelliklerini bana sen müjdele diye. Kahvaltıda içtiğim bir fincan çayda sevdim seni, damarlarımda dolaşıp beni ayıltan yine sen ol diye. Evden çıkarken sanki iki adım sonra karşılaşacakmışız gibi en sevdiğin giysilerimi giyip, saçlarımı avuçlarının arasına bırakacakmış gibi tarayarak sevdim. Gün boyu karşılaştığım her insanda senden bir şeyler arayıp sonunda hüsrana uğrayarak mümkün mü, kimselere benzemez “o benim bitanem” diyerek sevdim. Gün bitip de akşam olduğunda özlem dolu iç çekişlerle oturduğum yemek masasında ağzıma lokma koyamazken çatalla bıçağın kavgasında sevdim seni. Sonra gün boyunca hiç yorulmamış gibi ozan misali mısralarda sevdim. 
Bundandır ki, yokluğunun cezasını en çok seni yazmakla mükellef kalemler çekti. Sensizlik gibi bir yükün altına girdi yokluğunda yazılan ipe sapa gelmez mısralar. Yanımda olamayışının soğukluğunu içine hapsetti evimin her bir duvarı. En güzel anılar bile kendini nasıl suçlu hissetti ben ağlarken bilemezsin. 
Anlayabilir misin bilmem ama ben, yazdığım her yeni mektupta bile hislerimi, yüreğimi, benliğimi kısacası baştan başa beni zarflayarak sevdim seni. Bu sana yazdığım, gönderilmemiş ikinci mektubum. Seni, bizi, deli dolu sevgimizi anlatan daha onlarcası sözüm olsun. Yanında en huzurlu zamanları yaşadığım, güvendiğim ve gönül verdiğim adam, seni herkesten daha çok sevdim biliyorsun…

Tuğba İZGEL

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: