BİR YILDIZ KAYDI GÖZLERİMDEN GECEYE

Umutlar gene soldu bir gece karanlığında
Gene karlar yağdı, yeşeren dallarıma
Zamansızlığın zamanımıydı yoksa bu
Zamansızlığın içinden gelen
Yoksa yalnızca yalancı zaman mı?

Gecenin yalnızlığı düşmüştü üzerine. Ne sahile inip dolunayı seyretmek, ne de dostlarından birine telefon açmak…. Hatta; çok sevdiği balığının yüzüşünü bile izlemek istemiyordu. Sadece yalnızlığının içinde kaybolmaktı istediği. İçinde çoğalan benlerle, bir daha bütünleşmek. Ve tekrar güneşi karşılamak. Sanki, karanlık yalnızlığını aydınlatacak ışık, yüreğinin içersinde, bir kıvrımın arasına saklanmıştı. 

\”Gece\” diye, söylendi kendi kendine…. Ne kadar da benziyorlardı birbirlerine. İkisi de aydınlığını ruhlarına gizlemişlerdi, ikisi de yapayalnız, ikisi de hüzünlü, ikisi de çılgın, ikisi de gizemli ve ikisi de ağlıyordu… 

Birden, ay ışığının, gecenin karanlığını çatlatan yakamozu geldi gözlerinin önüne. Sonra kendi karanlığındaki, bir yanıp, bir sönen yalancı yakamozlar… Onun yıldızları da yoktu parıldayan… Yalnızca etrafında görebildiği, geceye kafa tutan, tek, tek sönmeye mahkum hane ışıkları… 

Birden yüreğindeki ışık yansıdı yüzüne. Kıpır, kıpır oluverdi bir anda. Sanki sığmıyordu ruhu bedenine, kanında hızla dolaşmaya başlayan bir telaş, çocukluk günlerine gizlediği bayram arifesine düşürmüştü onu. 

Bu duyguyu çok yakından tanıyordu. Bir haberciydi kıpırdayan ruhu. Kanında akan telaş, yaşayacağı yeni şeylerin sanki yolunu açıyordu hızla. Ürktü bir an, \”ya büsbütün kararırsa ufalanan aydınlığım\” diye. Bir solukta iç geçirdi. Soluğu avuçlarının içine yerleşmeye çalışıyordu acelesi varmış gibi. 
\”Rahat ol \” dedi usulca, \”tut beni sıkıca, sakın bırakma\” 

Elleri yanıyordu, parmakları arasından süzülen alev, bedeninin her bir yanına akıyordu sinsice… 

Aklaşan suratı ve çarpan yüreği arasına sıkışıp kalmıştı. Gözleri; açmaya yüz tutmuş sabah güneşinin üzerine tüneyen martıların sesini duydu. Bir karabasan gibi, gecenin yeryüzüne çökerttiği sessizliği bozmak ister gibiydiler. Oysa, içindeki gürültü, sanki kulaklarını sağır edecekti… Kaçıp, bir deniz fenerine sığınmak istedi çarçabuk. Yanında yalnızca kendi…

Etrafı hüzün deniziyle kaplı bir adada gibiydi. Fenerin etekleri ucuna oturmuş, kendisine sarılıyordu mahzun… 

Sevdiği adamlar yürüyordu adayı saran hüzün denizinin üzerinde ve aralarına sıkışmak isteyen başka adamlar. Arada bir selam veriyorlardı birbirlerine. Kimlerdi o selamlaştıkları? Göremiyordu… Sevdiği adamlardan daha uzaktaydılar onlar. Ama aşinaydılar sanki!.. Hepsinin de üzerinde aynı giysi… Boyları, kiloları, renklerinin tonları bile aynıydı. Başı dönüyordu. Neden dönüp duruyorlardı ki böyle? Hem de hepsi aynı yönde!.. Biraz daha dikkatle, selam verilen adamlara doğru gözlerini yakınlaştırdı. Evet, onları da tanıdı işte. Aşklarının arasına sıkışan küçük adamlar değil miydiler!.. Farklı olduklarını sanarak, yüreğini, yüreğine kattığı adamların küçük kırıntılarıydı onlar… 

Aniden ayağa kalktı oturduğu deniz fenerinin eteğinden, yürümeye başladı, adamların yürüdüğü yönün aksi yönüne…

Yeni biten sevdası düştü kirpiklerinin ucuna. Sonra, her iki gözünün pınarına konan birer inci tanesi… Kaşları çatılıverdi. Perçemleri, yüreğine inen buz kılıçları gibi acımasızlaştı gaddarca… Gözleri gülmüyordu. Aşka öfkesi vardı hanidir. Ama yinede yüreği, kara bulutları dağıtırcasına gülümsüyor, güneşi tutmak ve hiç bırakmamak istiyordu. 

Bir yıldız kaydı gözlerinden geceye… 

Avuçladı sıkıca saklı tuttuğu, kimselere veremediği, kimselerin dokunamadığı sevdalarını. Başının üzerinde dönen martıları kovaladı hiddetle. Her birinin gagasında, alıkoyduğu, yaşanmış sevdalarından birer parça. \”Defolun\” diye bağırdı sessizce.\”sevdalarımı bana bırakın \”

Gece ağlıyordu, İstanbul da… 

Sabahın habercisi minarelerden yayılan sesi duydu. Saate baktı gözleri, \”Artık uyumalıyım\” 

Bedeni sanki boğuşuyordu yatağın içinde. Dostundan ayrılmış gibi kahırlı, bir parçasını yitirmiş gibi öksüz… \”Geceeeee\” diye bağırdı kendine. 

Elleri, komidinin üzerinde duran ilaç kutusuna uzandı.

Doğan güneşi görmek istemiyordu ki… Kendi güneşini arıyordu benliği…. 

Dudakları her bir bedeninin çırpınışında, takılan eski bir plak gibi mırıldanıyordu, \”Ben geceyim, ben geceyim. ben gece….” 

Kapandı gözleri. Yalnızlığı, düşlediği kendi güneşine doğru, çoktan yola çıktı bile….

Uğur ilhan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: