Aşk bizi nerelere sürükledi..

Soma Kurtuluş İlkokulu’ nda üçüncü sınıfta dikkatimi çekmişti. Aynı sırayı paylaşmasak da önümdeki sırada otuyordu Yasemin… Simsiyah saçları, hafif siyahımsı teni ve o çocuksu hali. Yapma bir bebekti sanki. O yıllarımda ona karşı bir şeyler vardı içimde, ama daha ilkokul üçte ne anlardım aşktan? Sınıfta burnuma yayılan inanılmaz bir koku vardı. Hep gezerdim sıraları nedir bu koku diye. Bir teneffüs arasında ona ilk defa yaklaştım, bilmediğim bir nedenle göz göze geldik. O mis gibi, sınıfı güzelleştiren, belki sadece bana gelen koku Yasemin’ den geliyordu. İnanılmaz güzellikte gözlerine bakamadım, kokusunun cazibesine kapılmışım, soracağımı da unuttum. Sadece “Ne oldu Sami?” dediğini biliyorum. Kelimelerim boğazımdan çıkmadı, bir şey söyleyemedim. Bakakalmıştı ne anlasın, nerden bilsin ki kalbimin onun için çarptığını. İlkokulu başarılı talebeler olarak bitirdik.

Artık sohbetler ediyor ve simitlerimizi paylaşıyorduk. İnanır mısınız, zil bir çalsa da ona aldığım simidin yarısını versem diye beklemekten dersi dinlemezdim ve çaldığında öğretmenden önce dışarıya fırlardım. Simiti o daha çıkmadan ona verirdim. O da yarısını kırar, bana verirdi. Ta o zamandan paylaşımcıydık. Bir gün yine aynı zil çaldı, ben fırladım ama başka sınıftan bir kız arkadaş ağlıyordu. Ona ne olduğunu sorup, onunla ilgilenirken Yasemin elinde kırılmamış simitle kantine, yanıma geldi. “Al.” Dedi. Şaşırmıştım, Yasemin beni görmüş ve meşgul olduğumu bilerek simiti benden önce almış yanıma gelmiş ve bana sunuyordu. Gözlerime inanamadım. “Simidi sen bana kır.” Dediğimde: “Sen bana verir misin?” dedi. Ben çok tarafını ona verdim; o da fazla kısmını bana verdi. Tam bir paylaşımdı o sıcacık kalbiyle bana veriyordu.
Birden koridorun kalabalığında onun yanağına istem dışı bir öpücük kondurdum. 

Gözlerime öyle bir baktı ki; bir şeyler oldu, karma karışık şeyler… Sanki yıldızlar karışıyor, dünya ters dönüyor, her şey gözlerimizde dönüyordu. Sanki birbirimizin duygularını hissediyorduk. Bir anda elimi tuttu, dışarıya beraberce çıktık. Kimselere aldırış etmeden el ele tutuşmuş dışarıda o kalabalığın arasında yürüyorduk. Yasemin’ in sıcacık elinin bende olduğunu biliyordum. Sanki yerde değildik de, bir melek bizi yukarılarda, bulutlarda gezdiriyordu. Bunca yıldan sonra bile o muhteşem anı unutamam. Hala hayallerimdedir.

Okulumuzu bitirdik. Yazları birbirimizin evine giderdik. Oturduğumuz madenci evlerinden aşağıdaki Yasemin’in mahallesine bir koşuda giderdim. Nasıl gittiğimi anlamazdım ve her zaman pencerenin önündeki sahanlıkta, o küçücük yerde beş basamaklı merdivenin üçüncü basamağında oturmuş beklerdi. Beni gördüğünde gözleri daha da büyürdü. Tahta sokak kapısını açmaya o da yardım ederdi. İki yarım elma gibi birbirimizin aynısıydık, el ele sokaktan çıkar Sepet Mehmet dedikleri zeytinliğe giderdik. O elimi tutar seksek oynayan kızlar gibi yanımda zıplardı. Bizim sanki aşk filmimiz başlamıştı. Çok büyük özlem ve sevgi ile her gün buluşmamızı iple çekerdim. Daha neydik, ilkokulu yeni bitirmiş, sevgi yumağıydık. Sevgimiz gitgide büyüyor, aynı şeyleri düşünüyor, birlikte yapıyorduk. Ne güzel sohbetler ediyor, ağaçların arasında evcilik oynuyorduk. O ağaç benim evimdi, İki ağaç ötesinde onun evi vardı. Bana misafirliğe gelir, onu kapıda karşılardım. Ben ona misafirliğe giderken o beni kapıda karşılardı. Sanki koca insanlar gibi saygılıydık. Birbirimizi kırmadan günlerimiz hızla geçiyordu. Bana tam bir ev hanımı edasında hizmetler eder, hal hatır sorardı ne de olsa anne babadan gördüklerimiz vardı. Nazik bir şekilde bana: “Nasılsınız Sami Beyciğim?” derdi. Ben: “Çok teşekkürler ediyorum Yasemin Hanımefendiciğim.” derdim. Okuldan, oradan buradan, havadan konuşurduk. Zamanın su gibi akıp gittiğini hiç bir zaman fark etmezdik. Bir bakmışız; maden işçileri yüzleri kapkara, ellerinde bir odun, sırtlarında ekmek çantaları evlerine giderlerdi. Anlardık ki akşam olmuş. Aynen büyükler gibi müsaade ister, zeytin ağacı evimizden çıkardık. Unutulmıyacak günler gelip geçerdi. Sevgi ağacımız gitgide büyüyor, biz farkına varmıyorduk. Okuma konusunda yarışmazdık, birbirimize söz vermiştik okuyacaktık ve hatta ne olacağımızı kararlaştırmıştık. O: “Ben sınıf öğretmeni olacağım.” Derdi. Ben de matematik öğretmeni olmak isterdim. 

Ortaokulu Soma Linyit lisesinde bitirdik. Artık üç yaş daha büyümüş, daha da olgunlaşmış gibi başka kararlar alıyorduk. Bu sefer gezmelerimiz zeytinlik değil, daha ötelere, iki oluk tarafınaydı. O da epey evden uzaktı, çünkü artık belirli bir büyümüştük, insanlardan utanıyorduk bir gören olur diye. Aslında ailelerimiz biliyordu. “Onlar daha çocuk.” Diyorlardı, öyle düşünüyorlardı. Biz birbirimize aşktan sevgiden bahsetmesek de sanki o yaşta bir şeyleri saklıyor gibiydik. Sevdiğimi ve ona nasıl aşık olduğumu, ta ilkokuldan gelen sevgimi ona söylemek istiyordum. Güzel bir sohbette söylemeyi aklımdan geçiriyordum. Her seferinde oyuna, sohbete dalıyorduk; hep ilerisini, ileride neler yapacağımızı, öğretmen olduğumuzda çocuklara nasıl davranacağımızı konuşurduk, unutur giderdim. Bir gün el ele yine iki oluk tarafına giderken, öyle elini tutmuş ve sıkmışım ki; can cağızım hissettiği halde bana bir şey demiyor, o acıyı yaşıyordu. O kadar sıkmış, ona acı vermişim ki artık dayanamamış, ve bana dönüp: “Sami neden elimi sıkıyorsun? Bak elime!” dediğinde ve gösterdiğinde ben dona kalmıştım. O konuşuyorken nasıl sevdiğimi, aşık olduğumu, ileride neler yapacağımızı, hatta öğretmen olduğumuzda evlenmek istediğimizi düşünerek, bilmeden Yaseminimin elini sıkıyormuşum da haberim yokmuş. Söylediğinde elini salmışım. Dünyalar güzelimin bir çalı kenarında gözlerinden yaşlar aktığını gördüğümde, onu ağlatmış olmanın beynimdeki karmaşasını anlatamam. Donmuş kalmıştım, onu ağlatmıştım. Bu inanılmazdı. Yanına gittiğimde hiç bir şey demeden bana döndü ve kollarını açtığı gibi bana bir sarıldı ki, anlatamam. Yasemin bana sarılmıştı ve ağlıyordu gözyaşları omzuma düşüyor beni yakıyordu. Gözyaşları sanki boynumda açılmış bir delikten damarlarıma dökülüyordu. Ona sarılıp ben de hıçkırarak ağladım. Asla faydalanmak için değil, sadece o an içimden geldiği için ona: “Seni o kadar seviyorum Yasemin…” dediğimi hatırlıyorum. Defalarca: “Seni seviyorum aşkım.” demiştim. O daha da sımsıkı sarılıyor, beni kollarıyla kendine çekiyordu. Biz o bir elmanın iki yarısı idik, birleşmiş bir bütün elma olmuşçasına bir birimizi sımsıkıca sarmalıyorduk, tam bir bütündük. Göz yaşlarımız derya olmuş gibiydi, ayrıldığımızda göz göze geldik. Ben ellerimle başını her tutuyor, yanaklarında ellerimi gezdiriyor, gözyaşlarını siliyordum. O da göz yaşlarımı sildi ve kendi göz yaşlarıyla karıştırırcasına okşadı. Gözlerimiz ağlamaktan şişmişti. Sarılarak, sımsıkı sarılarak gezdik. Onun sol kolu benim belimde benim sağ kolum onun boynun da asılı gibiydi. Sevgimizin son seviyesinde ilk aşkımızın yeşertisiydi. Sanki ben onun o benim içimdeydi, akşam olmuş biz hala ayrılamıyorduk. Birbirimizin yüzüne bakarak sevgimizi, aşkımızı itiraf ettik. Meğer ta ilk okuldan beri, onu ilk öptüğümden beri o ateşi, o inanılmaz dediğim öpücüğümü unutmamış, hep onun hayali varmış kalbinde. O kadar mutluyduk ki; sanki uçuyorduk. Eve geldiğimizde yıkık bir evin köşesinde her iki elini ellerimle tutarak ve gözlerinin içine bakarak: Aşkım, Yasemin’im her ne pahasına olursa olsun kör de olsak, yürüyemez de olsak bu sevgimizi sonsuza sürdürür müsün, benimle evlenir misin? dedim. 
Bana o kadar sıcacık sarıldı ki; başını göğsüme koydu, kollarınla sıkarak: “Evet, evet binlerce evet! Seni seviyorum, sen kocam bense senin sevgili eşin olacağım.” dediğinde dünyalar yıkılmış, şimşekler çakmış, gökten yağmurlar, yağmış karlar altında kalmıştım. Benim umurumda değildi. Dünyalar kadar güzel nur tanemle evlenecektim, o benim karım olacaktı. Bundan güzel ne olabilirdi? Zaman geçiyordu. Linyit Lisesi’ nde okumaya başladık. Sınıflarımız yine aynıydı. Kader baştan yolumuzu çizmişe benziyordu ki, hep aynı sınıflarda okuyorduk. Üçüncü sınıfa geldik…
Annemi çok severken sinirli olduğundan babamdan çok korkardım. Her şeyimi annemle paylaşırdım ve bir gün ona: “Anneciğim ben birini seviyorum, ve biz evleneceğiz öyle karar aldık.” dediğimde şaşırdı: “Oğlum sen daha çocuksun, ne evlenmesi? diye şaşırdı. “Hayır biz okuyacağız, askere gideceğim, ondan sonra.” dediğimde: “Kimmiş o kız?” dedi. Söyledim, zaten biliyordu: “Tahmin etmedim değil, ders çalışmak bahanesiyle gittiğin kız değil mi?” dedi. “Evet anne.” dedim ve öyle kaldı sandım…
Gitmiş babama söylemiş, babam gitmiş o aileyi sormuş araştırmış ve bir gün bana: “Gel oğlum buraya!” dedi. “Buyur baba.” Dedim. “Bak oğlum, annen bana anlattı ben onları araştırdım onlar alevi imiş dedi. Bense: “Baba alevi ne demek?” dedim.
Bir şeyler anlattı ben anlamamıştım, dışarıya çıkıp Yasemin’ le buluşmak için fırsat kolluyordum. Konuşma bitiminde gittim. Buluştuk, ona: “Böyle böyle oldu.” dediğimde öğle bir ağladı, öyle ağladı ki, ben hala anlamıyordum. “Aşkım neler oluyor dediğimde: “Samiciğim biz evlenemeyiz, biz evlenemeyiz!” dediğini çok iyi anımsıyorum. “Neden?” diyordum, o ağlıyordu. Hafta sonuydu, yani cuma… Biz hep yaptığımız gibi gezecektik, ama ertesi gün gelmedi, evine gittim, perdeleri kapalıydı. Pazar gittiğimde yine kapalıydı. “Pazartesi görürüm” dedim, Yasemin sırada yoktu. İstiklal Marşı’mız okunuyordu, benim aşkım Yasemin yoktu. Delirecektim, ellerimden defterler düşmüş farkında değildim ve onun evine doğru koşuyordum. Herkes sınıfa giriyor, ben Yasemin’imin evine koşuyordum. Hala pencerelerinde perdeler kapalıydı. O heyecanla kapıya geldim, kapıyı çalmaya başladım. Açan yoktu. Ne kadar beklediğimi anımsamıyorum. O beni beklediği üçüncü basamakta otura kalmış bekliyordum. Bir ara komşunun kızı Esma beni görmüş olacak ki yanıma geldi ve: “Sami,
Yaseminler Cuma günü akşamı ablasıyla gittiler.” dediğinde: “Nereye?” dedim. Bilmediğini söyledi. Vurulmuştum neler oluyordu? afalladım, aptallaştım, dünya başıma mı yıkılmıştı? Günlerce her gün okul çıkışında evlerine gittim. Bir gün kapıda ablasını gördüm, ona: “Yasemin nerede?” diye sordum. Bana o memlekete gittiğini ve oradan da Almanya’ ya gideceğini söyledi. Başımdan kaynar sular dökülüyordu. Bir şey diyemeden; “Memleketi nerede?” diye sormadan gitmişim. kafayı yemiş deliler gibi bir zamana kadar günlerce konuşmadan okul bitmiş ben hala onun kaybına neler olduğunu bilmeden hep onu düşünüyordum günlerim onu düşünmekle geçiyordu kaybetmiş miydim çok zamanlar geçti üniversiteyi kazandım ve Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesinde matematik bölümüne kaydımı yaptırdım. Dört senem onu düşünmekle geçmişti. Bir sürü arkadaşlık teklifleri alıyordum. Ben Yasemin’imi düşünüyor onunla verdiğimiz sözün gereğini yaptığımın farkına bile varmadan hayaller kuruyordum. Kep merasiminde insanlar seviniyor, eğlenceler oluyordu ama benim kara kaşlım, elma yanaklım, simsiyah saçlım, pamuk ellim yoktu. Hani sınıf öğretmenim o yanımda değildi. Akan göz yaşlarım nerelere gidiyorlardı? O beni acaba hatırlıyor muydu? Bu anı ne kadar görmek istediğini adım gibi biliyordum ama o yoktu. Kim bilir nerelerdeydi? İlk görev yerim belli olmuş, bir sene sonra askerliğimi yapmış, tekrar öğretmenliğime dönmüş, öğretmenlik yeminine sadık kalarak derslerimi veriyordum. Zaman su gibi akıp gidiyor,bir kardeşim evlenmiş ardından bir diğer kardeşim de evlenmiş, ben hala onu, Yasemin’ imi bir yerlerde görüp onunla evleneceğimiz hayaliyle bekliyordum. Bir sürü teklifler alıyordum, baskı da yapılıyordu. Ben “hayır” diyordum. Dört yer değiştirdim, gittiğim yerlerde onu görmek umudundaydım, yoktu. Nerelerde bilmiyordum, benzeri bile karşıma gelmedi. Hayatıma küsmüştüm. Emekli olma zamanı gelmişti. Deniz kenarında oksijeni bol, suyu kaz dağlarından gelen güzel bir beldeye yerleştim. Akçay’dı. Denize giriyor, şiirler yazıyordum. Turlarla ülkemin bilmediğim yerlerine gidiyordum. Bir gün Karadeniz turuna yazıldım ve Akçay’ dan, Edremit’ ten otobüse binerek yola koyulduk. Trabzon da Uzungöl’e gittik. Canlı alabalıklar yedik, eğlencelere katıldık, günümüz harikulade geçiyordu. Sabahın dokuzunda kahvaltımızı yapıp yaylalara çıkmak üzere arabalara bindik, bunlar küçük yirmi kişilik otobüslerdi. Öyle yerlerdi ki; o sisli bulutların arasından çıkıyor, gökyüzüne daha da yaklaşıyorduk sanki. Çok güzel yemyeşil bir yere geldik, şahane bir manzarası vardı. Tertemiz mis kokan havası… İnsanlar taklalar atıyor, sevgililer el ele geziyorlardı. Horonlar çalıyor, anlıyorlarmış gibi insanlar horon tepiyorlardı. Diş doktoru bir bayan arkadaş: “Sami Bey, gelin bakın şurada insanlar su içiyorlar,biz de bir yayla suyu içelim mi?” dediğinde, “olur” dedim. Çeşmeye doğru gittik. Sıra vardı, Bir hanımefendi su kabını yere, su sahanlığına düşürdü. Ama derinmiş. Arkasında ben olduğumdan: “Alır mısınız?” dedi. Elimi suya sokar sokmaz, beynimde bir tınlamalar zonklamalar oluyordu. Allah’ım neler oluyordu? Acaba beyin kanaması mı geçiriyordum, bilmiyordum. Yığılmış kalmışım. Doktor hanımefendi beni diğerlerinin yardımıyla bir çam ağacının yanına götürmüş, ayıltmaya çalışıyordu. Gözlerimi açtığımda, doktor hanımefendi yanımdaydı ama hala o burnumdan giren enfes kokunun tesirindeydim. Bana bir şeyler olmuştu. Gözlerimi açtığımda doktor hanım ve su kabını düşüren; senelerdir özlemini çektiğim, kokusu burnumu, beynimi karıştıran sevgilim, aşkım Yasemin’im de karşımdaydı.

Aman Allah’ım hayal mi görüyordum? Gözlerimi kapayıp açıyordum. Yasemin’in kollarında gözlerimi açmış, ona bakıyordum. Gözlerinden yaşlar gözlerime damlıyordu. Doktor hanım bir şeyler anlamıştı ki, gittiğini görebildim. Doğrulmak Yasemin’ime sarılmak gelmiyordu aklıma. Sanki bir Meleğin kollarında uyuyordum. yanaklarımı okşuyor, ağaran saçlarıma dokunuyordu. Döndüm ve sarıldım. Belki saatlerce ağladım, ağladık. Saçlarına aklar düşmüştü ama hala o güzel Yasemin’di. Gözlerine bakakalmıştım, gözlerimiz kilitlenmişti. Doktor hanım gördüklerine anlam vermemişti ki sordu: “Kim hanımefendi?” dediğinde zaten anlamıştı. Biz aslında tur arkadaşıydık. O da başka bir turla gelmişti. Bir köşede oturduk, daha nasılsın demeden her ikimizin ağzından: “Evlendin mi evli misin?” sözcükleri çıktı. Her ikimizde: “Hayır evlenmedim ya sen?” dediğimiz hala kulaklarımda. Bir daha sarıldık, sarıldık. Bir bütün elma gibiydik, kırılan kalp bütünleşmiş gözüküyordu. Arabaya müsaade alarak beraberce bindik. Yanımda idi, beraber oturuyorduk. Diğer büyük otobüslere binecektik; tur sorumlusuna: “Biz gelmeyeceğiz.” Orada da küçük barakalar gibi tahtadan yapılmış iki odalı evlerde kaldık. Uzungöl’ün canlı balık tesislerinde önce bir güzel karnımızı doyurduk, gazeteler aldık dere üzerinde köprüden karşı tarafa geçtik. Derenin şırıltısının bol olduğu yere yakın bir çam ağacının altında gazeteleri serip üzerine oturduk. Yasemin’ im sırtını ağaca yaslamış, ben onun bacaklarına kafamı koymuş, aynı ilk okuldaki ön masada duruyormuşçasına o mis kokusunu içime çekiyordum. Hala çok güzeldi. Hem ona bakıyor hem ağlıyordum. Yasemin’ im de ağlıyordu. gözyaşları benim gözyaşlarımla birleşiyor o siliyordu. Öylece birbirimize bakıyorduk. Beni kaldırmak için omuzlarımdan yukarıya çekti. Kolları omzumda, başımı çekti kendine; gözlerini kapamış, senelerin acısını çıkartırcasına dudaklarımızın birleştiğini hissettim. Öyle tatlı öyle özlemle öpüşüyorduk ki, gözlerim kararıyor hala öpüşüyorduk. Ben ve o dayanamayacak hale gelince bir daha, bir daha öpüşüyorduk. Bir müddet dona kalmış durduk. Gözlerimizdeki yaşlarımızı mendiliyle sildi, yanına oturmuştum ellerimiz kenetleşmiş, sohbete koyulduk. İlk ayrıldığımızdan bu zamana dek o bana, ben ona özlemimi anlattım. Yaseminim de sınıf öğretmeniydi. O da emekli olmuş, kader bizi nerede birleştirmişti…
İlk okulda başlayan aşkımız bizi Karadeniz’in zirvesinde en tepe noktası olan Sakarsu yaylasında birleştirmişti. Neden gittiğini sorduğumda; ağlayarak eve geldiğini, ablasına alevi olduğundan babasının olmaz dediğini söylemiş. “Kızım bu iş olmaz.” demiş. Bu büyük aşkın durumunu bilmeden onu almış annelerine götürmüştü. Köylerinde okumuş, öğretmen olmuştu. Bana hepsini her gününü anlatmıştı. Biz o canlı balık tesislerinde on altı gün kalmışız. Her şeyi birbirimize gün gün anlatıp karar verdik, onun evi olan Muğla’ ya gittik. Anne ve babasını kaybetmiş yanlız başına orada yaşıyordu. Kendi evi idi. Ona tercih yapmasını söyledim: “Ya burada senin evinde kalır, benim evi kiraya veririz; ya da benim evde kalır burayı kiraya veririz dediğimde: ‘ben senin evine gitmek istiyorum.’ dedi. O evi emlakçıya verdik satılması için. “Ben buraya artık gelmek istemiyorum.” Dedi. çünkü tüm anılarını ve gözyaşlarını burada bırakmak istemiş. Bir daha hatırlamamak için burada kalmak istemiyordu. Benim evime, Akçay’ ımıza geldik. İstediği gibi evi düzenledik. Evdeki eskileri atıp tamamen yeniledik. Sanki yeni düğün evi gibi her şey tam tamdı. Evlenmeye karar verdik. Sadece iki dostumuza şahitlerimiz oldular. Akçay’ da evlendik. Nikahımızı sevgili değerli başkanımız ricamız üzerine makam odasında kıyıverdi. Cavit beye sonsuz sevgilerimizle…
İkimiz bütün yeni evlenen çiftler gibi aşkım gelinliğinle ben damatlıklarla kırarmış saçlarımızla evlendik. Hiç unutamayacağım o ağustosun on beşinde Yasemin’im gelinliğinle ben damatlılığımla kordonda el ele kol kola bir oraya bir buraya limanda gezdik. Herkes mutluluklar diledi. Çocuklar gelinliği ellediler. Bizimle hatıra fotoğrafları çektirenler çok oldu. O halimizle gece turu için gemiye bindik, tüm insanlar, o kalabalık bizim düğünümüzdeymiş gibi eğlendiler, bize eşlik ettiler. Unutulmayacak bir gece yaşadık. Hatta gemi kaptanı bizim için dönmesi gereken zamanından iki saat fazla gezdirdi. Ben ve sevgilim aşkım Yasemin’ im uçuyorduk. Çok mutluyduk, şimdi şuracıkta ölsem de gam yemezdim. O kadar güzel gülüyor, eğleniyor, ellerimi bırakmıyordu. İnsanlar gemiden evimize kadar eşlik ettiler. Akçay böyle bir gün görmemişti, bizim için ayaktaydı. Sanki bir başka geceydi, ay tam tepemizde, sanki geleceğimizi aydınlatır gibi duruyordu. Sırtıma ne kadar vuruldu bilmiyorum.

Kapımızı kapadık, aşkımla ilk gecemiz olacaktı, gelinliğini çıkardı ben damatlıklarımı ve pijamalarımızı giydik, Bana bir kahve yaptı, bir su verdi, yanıma oturdu, ellerimi tuttu, beni öptü, okşadı ağlaştık. “Bak aşkım sözümüzü tuttuk değil mi, evlendik.” Ben ağlayarak kafamı sallıyordum, konuşamıyordum ağlıyordum, onun gözlerinde aşkımızı görüyordum. Gözlerinin içine girmiş gibi kalbindeki atışı görüyordum. Gözlerinde bizim mutluluğumuzu, cennetimizi görüyordum. Beni ellerimden tuttu içeriye yatak odamıza götürdü. Yatağımıza yattık. Ben hala ağlıyor bunlar hayal olmasın diye Allah’ıma yalvarıyordum. “Ne olur Allah’ım beni bu rüyadan uyandırma” diyordum. Kendi yatağımıza yattık. Hayallerin üzerinde bir gece oldu. Sabah uyandığımızda o benim koynumda, bense ‘hayal değilmiş’ diye o uyurken durmadan öpüyordum. Durmadan gözlerini, burnunu, her yerini öpüyordum. Uyandığında: “Ne oldu Sami’ciğim?” dediğinde: “Allah’ıma yalvardım; bu hayal olmasın, olsa da beni uyandırma.” dediğimi duymuş olmalı ki; Bak sevgili karıcığım; biz evlendik, seninle karı kocayız değil mi? dedim. “Gel buraya gel!” deyip beni koynuna çekti. Hala inanamıyordum; onun koynunda idim. Kokusunu hissediyordum. Beraberdik, kalktık enfes bir gecenin yorgunluğuyla banyomuzu yaptık ben iki rekat Allah’ıma şükür namazımı kıldım. Sevgili eşim de namazdan sonra bir güzel giyindi, başına yazmasını taktı. O da namazını kıldı, dualar ettik.
Evimizdeki ilk kahvaltımızı yaptık, elleriyle bana yumurtamı soyuverdi, karşılıklı yeni gelin edasıyla; birbirimizin karnını doyurduk. Balkona çıktığımda Akçay’ da başka bir sabah olmuş gibi ışıl ışıldı. Aşkım yanıma gelmiş, kolumu beline dolamış: “Eyyyy Akçay! Biz de seninle varız, havanı solumak ve suyundan kana kana içmek için burada yaşamaya karar verdik. bizi misafirin kabul eder misin?” dedik. Güneş sanki bize kafa sallar gibi bir başka yandı söndü. Bizi selamlıyordu. Günümüz hep böyle geçti yeni aşıklar gibi neşe içinde.

Bu aşk da ikizlerimizle sonuçlanmış, insanların arasında bizler de yer almıştık. Yaşlanıyorduk, yaşlandık…
O ilk koku, o ilk simitin kokusu o yanağına ilk konan öpücükler hala hatıralarımda.

Sevgili dostlar, öyle sevin ki sevginiz ulu olsun. Her ne olursa aşkınızı kalbinizden çıkarmayınız. Dünya dönüyor… Bir gün bizim gibi sizler de çok mutlu olabilirsiniz. Sonu iyi de olmayabilir. Mutlu son olmayabilir ama ne olur; sizler o ilk aşkınızı kalbinizden söküp atmayınız. O orada dursun. Masum aşkınızı orada koruyun.
Mutlu günler, sevgi dağarcığınız eksilmesin. Hep, hep mutlu aşkınızla beraber olunuz.
Sevgilerimle. 

Sami Arlan…

Sayfayı Arkadaşına Gönder.
Arkadaşınızın E-postası
Mesajınızı girin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: