Sevgiye Destan

Duydum ki Gökyüzünde, meleklere eş mişsin. 
Titrek bir yıldız değil taçlı bir Güneş’mişsin. 
Gökyüzün’de Dolunay yanında sönük kalmış, 
Safir kendi rengini senin gözünden almış! 
Seni bir defa gören, Mecnun diye gezermiş. 
Yüreğinde ateşin, dünyasından bezermiş. 
Ferhat olur dağları, senin için yararmış, 
Gece-gündüz her yerde, yalnız seni ararmış. 
Bulutlarda uçarmış; bir Güneş gibi başın… 
Bakışların ok imiş, gergin bir yaymış kaşın. 
Sevdanın gizli oku…Nice sineler delmiş, 
Senin bir tek bakışın, Dünya’lara bedelmiş! 
Bakışların insanı, can evinden vururmuş. 
Sana gönül verenler; günden-güne kururmuş. 
Sözlerin yasa olur, emredici fermanmış. 
Ölesi hastalara, senin sesin dermanmış. 
Bakışların alevmiş, dudakların al kanmış. 
Saçların altın teli,Yüzün pembe bir tanmış… 
Selviler kıskanırmış, sen yolda yüyür iken; 
Rahat gezesin diye; Gül’e dönermiş diken! 
Yalçın doruklarda kar hep seni kıskanırmış; 
Seni görünceye dek kendini; ak sanırmış! 
Seni görmek içinmiş, çiğdemler tez açarmış. 
Senle yarışsın diye Sümbül koku saçarmış… 
Çaylar,dere,ırmaklar billur gibi akarmış, 
Seni gördüklerinde, akmaz; sana bakarmış. 
Her gönülde bir yara kapanmaz bir izmişsin. 
Çiçekli bahar dalı, taze bir filizmişsin… 
Seni görmeyen yaprak dalında bir gazelmiş. 
Senin bir tek gülüşün, Bin çiçekten güzelmiş. 
Boyun fidandan öte, Pelin’in bir dalıymış, 
Dilin, Bin-bir çiçeğin; toplanan saf balıymış! 
Seni her kim ki görse yakınırmış bahtından. 
Tahtta hükümdar olsa, vazgeçermiş tahtından. 
Gözlerini bir gören, ömrünce ” Ah! … ” çekermiş. 
Hünkar olsa Dünya’ya, önünde diz çökermiş. 
Önünde durulmazmış, aşkın deli bir selmiş… 
Senin aşkın herkese; zamansız bir ecelmiş. 
Gözlerinde yaş ile yollarında yorgunmuş: 
Seni tanıyan herkes; can evinden vurgunmuş! … 

Sen ki nefesler kesen, 
Bir meltem olup esen, 
Nerden bilirdim ki, sen: 
Karşıma çıkacaksın! 

Seni böyle duymuştum. seni Bin-bir biçimde… 
Bir kez görmeye seni, hasret yandı içimde. 
Gittiğim her yerde dünyamda Arş’ımdaydın, 
Hiç beklemediğim bir gün ansızın karşımdaydın! 
Bir anlık bir bakışın bak beni de vurmuştu. 
Sonsuzda dönen dünya işte o an durmuştu. 
Işığına boğuldum, Dört-bir yana taşmıştı, 
Karşımda bir Güneş’tin gözlerim kamaşmıştı. 
Seni gören bu gözler hiç kimseye kanar mı? 
Güneş Gökyüzü’ndeyken, yıldızlar hiç yanar mı? 
Sabah Yıldızı seni, görünce dönüverdi, 
Elmas’ın ışıltısı, karşında sönüverdi. 
”-Böyle güzel gelmedi, bir daha gelmez! ” Dendi, 
Gözlerine bir baktım, firuze nehirdendi. 
O firuze gözler ki, bir defa bakan yandı. 
İçimde sönmüş volkan… İşte şimdi uyandı! 
Hangi sıfat yakışır? Sümbül’ün bir fidesi… 
Amazonun Zambağı, Malezya Orkidesi… 
Sana sıfat bulamam sıfatlar eksik kalır. 
Suda yüzen Nilüfer, ilhamı senden alır. 
”-Güzel gördüm diyenler, hele bir sana baksın! ” 
Kimsenin görmediği, çölde açan Zambaksın. 
Selviler geçişine, yaprakları döktüler, 
İhtişamlı Laleler, boyunları büktüler. 
Gözlerine değen göz, tüm ömrünce hastadır, 
Kenyanın güzel gözlü, Ceylanları yastadır. 
Gökkuşağı Lori’ler, yanındayken pustular, 
Seni duyan Bülbüller, ötmediler sustular. 
Nazla açan gelincik, daha açmadan soldu, 
Dudağını gören gül, güller kendini yoldu! 
Sen: Sirius Yıldızı… Yıldızlar birincisi. 
Sen Atlantik mercanı… Kızıldeniz incisi… 
Aşkın tanrısı Eros, seni görünce yandı, 
Kenyanın İmpalası, bile seni kıskandı. 
Gözlerin Safir-Zümrüt, Dudakların yakuttu. 
Aşkın karşı konulmaz, sevda yüklü buluttu. 
Sen mutsuzluk içinde, mutlulukların demi, 
Yangındaki kalplere, okyanuslar meltemi… 
Ok edip bakışların’, nice sineler vurdun. 
Alize’lerde rüzgar, Muson’larda yağmurdun. 
Sevdan bir yağmur gibi, üzerime boşanır. 
Bu beden senin beden, sensiz nasıl yaşanır? 
Ben bir ömür adadım, sevgilim inanmadı. 
”-Ah! ” Deyip yanan Kerem; benim kadar yanmadı! … 

Bilir miydim o anı, 
Bir yanardağ volkanı, 
Gibi korla; bu canı, 
Aniden yakacaksın? 

Altı Mayıs sabahı, Ferhat Şirin’e erdi. 
İki sevdalı gönül, o gün baş-başa verdi. 
Bir sevdaya kapıldık, alıp götüren sele, 
Güneşli bahar günü, biz ikimiz ele-ele 
Kimler gelip geçmişti, bak şimdi sıra bizde 
Bir ”Manyetik Alan”a, çekildik ikimiz de. 
Bahar ile bezenmiş; ovaları bağları, 
Bize kucak açmıştı, yeşil Yıldız Dağları. 
Bülbül’ün ezgisine; billur dereler çağlar 
Aşkımıza yol verdi, kekik kokulu dağlar. 
Yosunlarla kaplanmış, kayalık taşındaydık, 
”Güzellik Suyu” yazan pınarın başındaydık. 
Bu sudan almak için, nice genç kız eğildi, 
Bu su senin tenine, asla lazım değildi. 
Bin-bir çeşit yeşil ton, kuşatmıştı dört yanı, 
Demirköy’e giderken; Kayın, Gürgen ormanı. 
İğneada’ya vardık. Sahilde ince kumlar, 
Yol boyu sarı çiçek, beyaz, pembe zakkumlar. 
”Bizden güzelsin…” diye tüm çiçekler üzüldü, 
Denizden esen meltem, saçlarından süzüldü! 
Saçlarını okşadım. Geri döndük ormana, 
”-Neden bir benzerin yok? ” Diye sormuştum sana. 
Ceylan gibi kaçmıştın, seni bulmam sanmıştın. 
Başı gökte Kayın’ın; ardına saklanmıştın. 
Ulu Kayın altında, o ne biçim sarıştı… 
Bülbülün ezgisine, ”-Ah! ” ünlemin karıştı. 
”-İlk ve son sevgilimsin. Sen Birtanem’sin.” dedim. 
Akıp giden zamanı, o an dursun istedim. 
Suskun kaldık bir, süre yeniden düştük yola. 
Başını yaslamıştın, sana sarılan kola. 
Yol boyunca çiçekler onları deriyorduk. 
”Aşkımız hiç ölmesin! ” sözünü veriyorduk: 
”-Yerim cenennem olsun; senden başka seversem” 
”Korkuyorum Birtanem: Ya seni kaybedersem? ” 
”-Hainlik eden dedin; inlesin inim-inim” 
”Sadece senin oldum! Ölene dek seninim…” 
Yazılmış bir kadere, var mı hiç gücü yeten? 
İki cümle söyledin; beni içten titreten: 
”-Yazgım değişti dedin. Değişti bu ilkbahar,” 
”Neden benim içimde; hem sevinç hem hüzün var? ” 
”-Sevda ateşten gömlek! ” Diyenler çok haklıymış. 
Beni bekleyen yazgım, son cümlende saklıymış! … 

Beklenmeyen bir çile, 
Hiç düşünmemiştim bile. 
Hasret şimşeği ile, 
Sevgime çakacaksın! 

On Ağustos günüydü, duyulmaz oldu sesi, 
Hançer yarası aldı, kalbimin his hüzmesi! 
Simsiyah saçlarıma. birden aklar üşüştü, 
Bulutsuz gökyüzünden, yere yıldırım düştü! 
O uğursuz kara gün, aldı götürdü seni. 
Hicran ateşi sardı, bu talihsiz bedeni. 
Geri döndüremedim, yakaran sözlerimle, 
Gidişini izledim çaresiz gözlerimle… 
Bırakıp gidiyordun, şimdi başka kollara. 
Çaresiz bakakaldım; ıssız kalan yollara. 
Feryat koptu içimden: ”-Eyvah her şey mi bitti? ” 
Bir saatlik zamanda; ömrümden On yıl gitti. 
Son umut kıvılcımı… O da söndü içimde! 
Yaşanan büyük sevdam, son buldu bu biçimde. 
Gidişin bedenime. volkan ateşi kattı. 
Ferhat ölmeden önce; bu acıyı mı tattı? 
”-Hangi sevda ateşi zamanla sönmüş? ” dedim. 
”-Giden hangi sevgili geriye dönmüş? ” dedim. 
Merhametten eser yok, düşünmedi seveni. 
Bir ayrılık bulutu, kapladı gitti seni. 
Nasıl lanet yağdırdım, seni götüren sise. 
Sensiz geçen bir ömre, yaşamak denir ise: 
Nasıl yaşarım artık, Direnecek ne’m kaldı? 
Kalbimin his demeti; hançer yarası aldı! 
Sanma ki şifa bulur, gün gelir yara geçer, 
Kalbimin ta içinde; yılan dilli bir hançer. 
Bir ayrılık hançeri… Gitmez üstümden tasa. 
Tomurcuk güller soldu, dayanmadı bu yasa… 
Bir ömür böyle geçer, bitmez artık bu çile, 
İdam mahkumu bile… Çöldeki mecnun bile… 
Böyle acı görmedi! Böyle bendeki kanı. 
Bir şiir yazdım sana, adı: ” Hasret Zindanı.” 

O billurdan kalbinle, 
Feryadımı duy, dinle. 
Damla-damla eridim: 
Ben senin hasretinle… 

Bir kedere dalmışım, 
Neden sensiz kalmışım? 
Eller mutlu neden ben: 
Hasretten pay almışım? 

Düşüverdim anında, 
Ölüm hiçtir yanında, 
Dört duvar içindeyim: 
Ben hasret zindanında… 

Bir anlık bir anına, 
Gelebilsem yanına, 
Bir daha güneş doğmaz: 
Bu hasret zindanına… 

Güneş doğmaz bir daha, kalkmaz üstümden hışım. 
Hüzün dolu bir aşka, bu bir ağıt yakışım… 
Zindandaki bu hışım üzerimden inmedi, 
Ben bir ömür tükettim, gözyaşlarım dinmedi. 
”-Tanrım dedim. Bir son ver, gönlümdeki eleme,” 
”-Dünya’da esirgedin, Mahşer’de esirgeme! ” 
O ağacın altına sensiz, gittim her bahar… 
”-Kim sevdi Tanrım dedim, Kim sevdi benim kadar? …” 

(2002-Babaeski) 

”- 

İrfan Yılmaz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

four × four =

%d blogcu bunu beğendi: