Buruk Bir Hayalim

Gecenin karanlığa en müsait, karanlığın sabahın ışıklarına en akraba 
saatlerindeydi..genç kadın kalabalıklardaki yalnızlığınd a öylesine mutsuz 
ve öylesine ağır bir kederdeki, kendi iç dünyasıdnaki minik deniz kızına 
sarılmış ve onu çeken okyanus kıyısında gezinmeye çıkmıştı..bir elinde

yalnızlığı, dier elinde yudum yudum içtiği şampanyasıyla, geceyi paramparca 
eden bembeyaz elbisesinin uzun eteklerinin altında minik minik çıplak 
ayakları ıslak kumlarla sevişircesine nereye gittiğini bilmezbir rotasız 
gemi misali ilerlerken, yüreğinden taşan göz yaşları genç kadının 
yanaklarından süzülüyordu usulcana…yukarıda dolun ay, yıldızlar, köpük 
köpük dalgaların türküleri kulağında, ve o türküye vokal tutan ruzgarın 
sesine karışan, cır cır böceklerinin nağmeleri…

ıslak gözlerini ay ve deniz köpüklerinin sihri yakamozlardan alamıyordu ve o kumsalın onu nereye götürdüğünüde pek umursamıyordu hani…yalnızdı yapayalnız…içindeki deniz kızı, dolun ay, yakamozlar, dalgalar ve cır cır böcekleriyle adam gibi 
yalnızlığın tadındaydı..inceden sicim gibi yağan yağmurda silik geçmişini 
yıkıyordu sanki üşümeye başladığını hissediyordu genç kadın ve ağaçların fısıl fısıl 
dedikodulaşmalarını duyuyordu ıssız yüreğinde…

işte o kumsalın sonlarına yaklaşmışken üşüyen yüreğiyle bir anda bır ışık, hıckırık, frak etti ve usulcana sese kumsal ateşine yöneldi…köhne bir kayığa sırtını dayamış 
beyaz gömlekli gen bir balıkçının ardından yaklaştı gençkadın..önce o 
atlantis yürekli şiirlerle dans edip türküler okuyan adamın kumsal ateşinde 
yüreğini ısıtıp şampanyasından bir yudum daha içti…ve genç adamın içinde 
binlerce kıpırtı, adrenalin çarpıntısıyla, aynı dolun aya, aynı dalgalara, 
aynı yıldızlara ve yakamozlara yalnızlığın ona verdiği cesaretle ağlıyor 
şiirlerini türkülerini paylaşıyordu davetsiz misafirden habersiz…belkid 
eparasızlığındandı adamın ucuz bir kırmızı şarap içmesi…ve gen ç adam 
engin okyanusun yetkin ufkuna doğru fısıldaması…

NEREDESİN NEREDESİN BE DENİZ KIZI….
adam yanındaki iki kadehin boş olanına biraz daha şarap 
doldurup yeni bir yudum alırken gözlerini dolu dier kadehe dikmiş içinde 
yüzen deniz kızını düşlemişti…ateşin başında yeterince ısınan genç kadınsa 
onun şiirleri türküleriyle duygularının doruklarına çıkmışlının verdiği 
heyecanla salt teşekkür etmek adına şampanya şişesini adamın sağ omzundan 
usulcana ona uzattığında, aniden irkilen genç adam ardına döndüğünde 
ikisininde tek bir kelimeye cesaretleri kalmamışken gözlerinin mıh gibi bir 
birine kilitlenmeisnden rahartsızlık duymayıp sadece birinin dieirnden 
gözünü çekeceğinden duydukları endişenin yersiz olduğunu anlamaları hiçte 
uzun sürmemişti…genç adam şampanya şişesini eline aldığında, yanındaki hep 
dolu bekleyen kırmızı şarab kadehini ikram etti davetsiz misafirne…ve 
kadın kayığın yanına adamın yüreğinin köşesine oturdu onunla..şiirlerle dans 
eden adam en yasakladığı şiirlerine başladı göz yaşlarıyla, yanağından 
süzülenler genç kadının kadehine damlıyordu aslında, ilk kez yalnız 
olnmadığının kadında artık farkında, onun göz yaşlarıda adamın kadehinde 
aslında…işte güneş okyanuusun en son çizgisinde yepyeni bir hayatın 
başlangıcında merhaba diyordu onlara…adam ayağa kalktı kayığını denize 
sürdü şimdi bir eliyle kayığını tutuyordu dier elini kadına uzattı…ardına 
dönüp şehrin ışıklarına son bir kez bile bakmadı kadın…deniz kızı 
atlantiseden gelen adamın gözleirnden müjganlarını tek bir an ayırmadı, 
teredütsüz onun elini tutup nereye gittiğini bile sormadı…ve hala hiç 
birinin dudağından tek bir kelime bile akmadı…uzun bir yolculuğun ardından 
kimselerin bilmediği adamın gizli cennet dediği ıssız bir adaya 
çıktılar…önce bir ev yaptılar..toprağı kazdılar ektiler…varsın tejnoloji 
olmasın, varsın elektirik, su da olmasın faturaların olmayacağı 
gibi…okulda yoktu doğacak çocuklarına öğretmen zaten onlardı..komşular 
rahatsız olur endişesi duymadan çığlık çığlığa türküleri vardı…akşam 
oldumu balık avlanmış toprak ekilmiş temizlik yapılmış bir hamakta koyun 
koyuna grii gökyüzünde hafif hafif yarın doğmk için batan portakal rengi 
güneşi aynı okyanus ufkunun çizgisinde izliyor bir birlerine türkülerle 
şiirlerle konuşuyorlardı…beraber yaşlanabilecekleri uzun bir zmaanı 
tüketmişler çocukları serpilip büyümüşler ve iki ihtiyarın sahilde el ele 
gezmelerini gülen gözlerle izlemelerinde dünya gözünün dışında kadının 
baktığı pencereden o buruşmuş kırışmış derisi yüz hatları olan adam hala ilk 
gördüğü andaki genç balıkçıydı ve aynı şey o atlantisden gelen içinde 
geçerliydi zamanın ilk bakıştıkları anda onlar için donduğunu salt ikisi 
biliyor yaşıyordu…artık ihtiyar bedenleri yitirmek üzereydi 
direncini…kadın usulcana bedenini terk edip kalbine girdi eşinin…o 
devasa aşkın ağırlığı iki kat daha artınca ihtiyar adamın dizleride buna 
fazla dayanamadı önce dizleri üstüne çöktü usulcana eğildi büküldü küçüldü 
bir nokta kadar ufalıp sonrada pıt diye yok oldu elinden tuttuğu aşkıyla 
sonsuzluğa…o muhteşem aşkı kimsenin bilmesine ihtiyaçları yoktu..iki 
sonzuz aşk enerjisi el ele dier boyuttada zamanı donduracak kadar 
güçlüydü…ruh eşler birbirini öyle yada böyle bulmuş kalpler 
tamamlanmıştı…kimbilir daha kimler bu aşkı yaşıcaktı? …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: