Tebessüm Balıkçısı

Deniz kalkar,
gökyüzü iner;
alnımdaki çizgiye.
Merhaba diyebilmektir
hüner, bu denizde
Azrail’e…
Hoş geldin…

-“Ne pis bir hava!” dedi adam. Bu sefer fena çuvallamıştı. Bin bir emek ile ördüğü faryo ağlarını süzdü göz ucuyla. Bir ıslık hışmında küfür savurdu siyahlaşan ufka doğru… “Denizle gök birleşecek, deniz olacak bu gece.” dedi. Beş saat kadar olmuştu ayağı toprağa değmeyeli, halatlarını babadan sökeli teknenin. Bütün umutları bu sefere ilintiliydi. Onca emek ördüğü ağları daha sortisini yapmadan kıç aynanın yanındaki istavroza yaslı duruyordu.

Barbuna çalışıyordu….. Kum yengeçleri en büyük belasıydı adamın, tüm gün uğraşmıştı bu bücür ejderhaları ağlarından temizlemek için. Boyundan büyük iş beceriyorlardı kum yengeçleri. Hermit yengeçleri de derlerdi bunlara, ahtapotlar onların, onlar da adamın belasıydı. Kumun altına kamufle ederler kendilerini, sonrada ağdaki balıkları görünce hurra… hücum. Ağ dibi tararken takıldıkları gözleri kesip atıyorlardı. Daha dün onlarcasını ayıklamıştı ağlarından. Zaten deniz bereketini esirgemişti bu sene üzerinden, bütün gün balıkçı barınaklarında mezeta kaç kuruşa, kaç kasa vereceklerini tartışmışlardı diğer arkadaşlarıyla. İyi de zaten kasayla balık tutan kaç kişiydiler ki !.

“Ben sana mecburum” şarkısını söylerdi her denize çıktığında. Yavuklusuydu adamın deniz. Her sabah saçlarını ıslar, yüzüne tuzlu suyunu çarpardı. Guletin parçalarını çalıştırmadan dilinde mutlaka tuzumsu bir tat olurdu. Sonra teknesi ile uğraşı başlardı. Cenk eder gibi, sevişir gibi sürerdi aralarındaki ilişki. Marmaris’ten Rodos’a tuz taşır yağ taşır dönemlerden kalma idi bu gulet. Dedesi, amcası şimdi de kendisi kullanıyordu. Babasını hiç görmemişti denizci. Erken almıştı Tanrı onu yanından. Hayalden ibaretti silueti. Gulette en çok amcası ile yaşamıştı. Onu bu ağ atar balıkçı teknesine dönüştürene kadar neler yaşamışlardı. Her tarafına kokular sinikti. O yüzden her sabah bir nakarat gibi başlardı işe…

Dümene makina yağı döker, vidalarını söker, içini açıp sekizlik rulmanın sakmanlarını kontrol ederdi tek tek. Raspalardı baştan başa güverteyi. Silyon generini yakar, pupayla uyumunu kontrol eder, aküyü, makinayi, yağı, suyu derken güvertede işi bitince, çocukluğundan kalma karne hediyesi maske snorkeli ile mesh bozması paletlerini giyer, karinaya dalıp 13’lük guletin tabanındaki tutyasına bakardı erimiş mi saçı diye. Tutya önmli idi sürtünmeden doğan enerjinin karinayı bir kene kemirmesinin önündeki engellerdi. Çoğu arkadaşı hiç önemsemezdi onu oysa… Çıkar, ırgatını kontrol eder, direğini öper, makinenin çıtçıtları arasında tebessümler dolardı alnı, çizgili, çehresine.

Ekmek teknesiydi onun. Anası, babası, karısı, çocuğu hep onun eline bakardı; o da guletinin. Ama özellikle dümene fena takılırdı her seferinde, en çok onunla uğraşırdı. Öyle ya, çocukluğu; amcasının “Dümeni kilitlenen gemilere dikkat et oğlum !” sözü ile irkili bir hayaldi. Ve amcasını da boğazda dümeni kilitlenen bir geminin fiskesiyle kaybetmişti… Asla dümeni kilitlenmemeliydi onun. Dümdüz gitmeliydi rotasında. Amcası ona “Oğlum ! Gemici dediğin, ardında ki izinden belli olur… Arkanda bir tane yay görürsem, zor görürsün bu dümeni !” demişti, daha gazozuna misket oynadığı zamanlardaki miçoluğunda.

Sabah türküsü eşliğinde umuda açıldığı teknesinde ıssız seyredişleri ile giderken, Bozburun açığında hava patlamıştı. Ama hiç dememişti pilli radyosundaki adam hava bozacak diye. Hani karayel 4, keşişleme 6 gidecekti. “Pis yalancı !..” dedi, ikinci ıslıksı küfrü ile pilli radyodaki adama. Hava doğa üstü ikinci güçlü adamın karşı duramayacağı. İlk güç denizdi, ama onla baş etmeyi öğrenmişti zaman içinde. Ufuk çizgisi kaybolmadıkça teslim olmazdı denizde kimseye. Yerle gök birleşse yüzerdi, geçerdi, bulurdu karayı. Güçlüydü! Titanik battığında neden karaya kadar yüzerek gelen olmadı diye düşünürdü hep. Azcık ekmek bulsa, karnı doysa, kalan zamanında denizci öykülerine gömülür, yosun kokladığı sahil kenarlarında düşler kurardı. Kızgın güneş altında akumal plajlar hayal eder, bir U2 denizaltısına binsem, fersah fersah geçsem tüm enginlikleri diye… Güldü… Bir küfür daha salladı radyodaki spikere tebessümle.Siyah bütün azameti ile kaplıyordu yeşilimsi denizin üstünü, gece çöküyordu poyrazı küskündü, lodos peçesini aralıyordu akşam. Damlalar düşmeye başlamıştı bile üzerine mermi gibi tane tane. Bulutlar kümelenerek kurşun asker taburlarını andırır bir gidişe başlamışlardı üzerine Martılar çığlık çığlığa karaya istikamet tutuyordu. “-bunlarda iyi gün dostu” dedi adam, ırgatı toplarken nasıl çığlık çığlık koro olurlar şarkı söylerlerdi üzerinde oysa tora edip toplarken ağını birkaç tane balık kapmak adına. Deniz bir karanfil çırpıştırılmış omlet gibi beyaz köpüklerini çarpıyordu onun ve teknesinin bordasına. Hava kapıyordu her yeri. Ve sis çöküyordu akşamın kızılcalığında ilk defa….

Aniden olurdu hep önce hava eser, tekne iskeleye sancağa sallanmaya başlar, sonra bir koster geçmiş gibi sağ yanından dalgalar vurur, hızlanır büyür kocaman olurdu. Bu havada ağ atılmaz, korkuluk görmüş kargalar gibi kaçışırdı kücük trol tekneleri. Guletten bozma parça pinçik kaçışlarını, lastik ayakkabıyla maraton koşan atletizmcilere benzetirdi hep. Asla birinci olamaz ama hep karaya varırlardı. Motorları neydi ki nihayetinde, şeker pancarından bozma performanslarıyla. Mercury-Johnson-Evınırudlar karşısında düşündü Düşündü. “Peh dedi adam- peh !…”

Lastik ayakkabılı atletlerdi guletler. Denizin pis alanında. Gözlerini yine denize doğrulttu. Kararlı bir kartal gibi kahve gözleri ile bakışlar fırlattı mavinin üzerine.- “Kartallar balık yese hep denizde gezerdi” dedi yine gülümseyerek.

Bu sefer kızının seferiydi. Tek ayrılmıştı limandan. O yüzden etrafında hiç tekne yoktu, miçosu Kamil de yoktu yanında. “Ne çıkarsa” demişti, “nasip neyse ondan öte köy yok ya nasılsa anasını satim”. Bir güne iki sortisi olmazdı denizin. Açgözlülüğü oldum olası sevmedi deniz. Ondan harisçe alanları fırsatı geldiğinde gömdü aldıkları yerlerin içine. Ama o çok para hada çok para amacı ile çıkmamıştı ki bu ikinci sefere, bu sefer niyetliydi. Yarın kızının doğum günüydü ve dibi tarayabildiği ağlarında düşleri vardı kızının.

Ona kırmızı pabuçlar ve mor bir elbise alacaktı ve birde ıstakoz rengi bir toka. Deniz bile engel olamazdı buna.

Yine bitişti dudakları tebessüm etti. “Eskiden barbie bebek isterlerdi” dedi. “Zamane (çocukları) işte.”

Sancak fenerini yaktı, kamarasına girerek. Açıktan gelen gemiler muhtemelen sağ tarafta yanan bu feneri görecekler ve olası bir çarpışmaya karşı teyakkuz duracaklardı. Tüneğe benzetirdi kamarasını adam. Aküsü bitmesin diye ışıklarını yakmadı kayığın. Motorlar çalışmadığında akü şarj olmazdı. Zaten 75 amber yerine 60’lık iki akü ile sezonu kurtarmaya çalışıyordu. Hasan Reis ev kirasına zam yapınca, akünün gücünden fedakarlık yapmıştı. “İki göz biriketten örme eve o para” diye düşündü. Ne lanet herifti. Biliyordu halbuki denizin kahrını, bu sene mahsulünü daralttığını onlara . Kendiside ihtiyar bir kurttu denizde yıllarını geçirmiş. Irgatın tepe demiri bir gün kopup sağ ayağının duzkapağını parçalayınca veda etmişti mecburen denizlere. Tekneyi satıp parası ile şu an oturduğu evlerinden 4 tane almış, sonrada karada ölümü beklemeye başlamıştı. Şansı yaver gidip kalan arazisi de değerlenince müteahhide vermiş, diğer iki ev, ona dört tane daha almıştı. Gül gibi geçinip gidiyordu bir dizkapağı parçalanışı sonrası hayatına ve habire zam yapyordu kirasına her sene Hasan Reis.

“Pis topal” dedi yine tebessümle bir küfür daha salladı.

Çivi ile mıhladığı kayın ağacı tavanda asılı ışıldağın düğmesine bastı. Loş bir beyaz ışık kapladı hava kararırken, deniz hızlanırken küçük odayı. İskele ve sancak fenerlerini açtı. Gömleğinin cebinden üzeri altın işlemeli amblemli samsun paketini çıkarıp, muhtar çakmağını ateşledi, derin bir nefes çekti, gece renginde bir duman sarmalı üfledi en mavisinden havaya doğru.

Nem kokusu karışımında bir alaz aksetti kamaranın deniz yansımasında. Ağzınada cigarası ile “Karar zamanı” dedi adam. Tek başına ayrıldığı limana, deniz var (fırtına) mazereti ile sığınmak ona göre değildi. Normal bir gün olsa kesintisiz motoruna yüklenir tam yol giderdi, mazotun kokusunu ata ata denize.

Ama yarın doğum günü idi kızına elbise, toka, pabuç alacaktı.

Sigaranın filtresine dayandı ateş, gırtlağında çelik edası ile yokladı usulca. Duman boğazını yaktı. Gözlerini bir hüzzam makamı yaş yaladı usulca dilini ısırdı adam. Kıvrım kıvrım acı bir tebessümle gülümsedi.

“Devam kaptan” dedi “liman aramak yok, limana gitmek yok.”

Dalgaların hışırtılı sesi top dövmelerini andırmaya başlamıştı bordada. Surata atılan bir tokat gibi sendeletiyordu kayığı. Bu geceyi atlatırsa sabaha karşı şeytan kayalıklarından çıkacağı barbunlar yeterdi ona. Balıklar çok akıllı hayvanlardı herkesin alık görmelerine inat. Fırtınalı havalarda dibe siner, yosun ve kumlara yapıyır kalırlar, sonrada en yakın kayalıklara kendilerini atarlardı. Zira denizin çalkalanması, tüm partikül ve planktonları da bu bölgelere sürükler, herkes sığınırdı kale gibi oraya. Büyük bir iştahla fırtınadan hemen sonra barbunların buraları silip süpürmesi birkaç saati geçmezdi. Bunun kokusunu alan balıkçılarınsa bu kayalıklara ulaşması daha uzun bir süre alırdı. “-Ama ben buradayım” bu zaman dilimi avantajdı balıkçı için. Yine gülümsedi. Bu sefer küfür etmeden.

Hep gülerdi zaten, hayat bir tebessümden ibaretti ona. Yapamayanlardan olmaktansa yapanlar arasında olmak, hayatı bulmak. Kamaradan çıkarak dört metre kadar arkada duran loça deliğine gitti. Çapayı mayna etmenin zamanı gelmişti artık. Alabandasına kadar irişmişti denizin tokatları dalga dalga büyüyordu ve her defasında daha da artarak. Sağlam bir güreşe tutuşacağını biliyordu denizle adam. Uzun boylu ve sağlam bir bünyeye sahipti. Zayıftı “kim semirmiş ki” dedi zaten denizde kendini süzdüktün sonra. “Hiç şişko denizci gördünüz mü?” diye sordu. yine dudaklarında tebessümle. Çapanın makaslarını kontrol etti. Bunlar çengelli iğneye benzeyen dört kolda uçları asılı demirlerdi. Kurşun askerler gibi 25-30 derecelik açılarda dibi kucaklamaya hazırlanıyorlardı. “artık her şey neta(hazır)” dedi. Güreş başlayabilirdi. Gündüz veda ederken denize funda etti çapayı. Metalimsi ses lavaboyu cızırdatan bir pas sökücü gibi kulaklarında çınladı. Nasırlı ellerinin arasından kayarak dibi arıyordu artık. Gıcırtı durduğunda zincirin 24 metrede olduğunu anladı. Kulaçlamıştı zincir apiko (baş aşağı) yaparken aşağı “Derine girmişim” dedi balıkçı. Tahmininden daha derindi burası açığa tarasa zincir boşa çıkardı biliyordu bunu. İlerlemeyi düşündü, eğer dalgalar onu atarsa takılmalıydı dite bir yere. Radarını kurcaladı hemen geriye gelip kamaradan alarak. Cihaz aşağıda bir iki küçük serpme kayalık dışında bir şey vermiyordu. Bir de isparozlar geziyordu ufak ufak. Fırtınayı bunlarda hissetmiş olmalılar diye mırıldandı. Saatine baktı, kolundaki yeşil naylon yağmurluğu sıyırarak. Saat sekizi geçiyordu. Seiko 5 oda amcasının armağanı idi. Bir an gitti geldi amcasının gözleri, cılız bir alevdi, sonra mum gibi kayboldu gecede.

Deniz artıkbeşik değildi. Güreş başlamıştı tüm heybeti ile. Zeytinyağı sürülü pehlivan edasıyla. Dipteki çapanın takıldığı kayanın kütürtüleri kulaklarına geliyordu balıkçının. “Bu ne öfke, kime kızdı bu derece böyle. Bugünü mü buldu hay lanet” dedi. Kızını düşündü mor elbisesiyle, saçında ıstakoz rengi bir toka vardı gülümsüyordu ona gökten. Tebessüm etti yine. Bu sefer biraz zoraki bir gülümsemeyle. Ama içten.

Tek bir yıldız görünmüyordu artık gecede, kükürdümsü bir iyot kokusu geziyordu iştahlı bir aç kurt edasıyla. Deniz kudurmuştu iyiden iyiye. Küçük gulet bir ceviz kabuğu gibi dalgaların arasında sağa sola gidip geliyordu. Zaman ilerliyordu şu an için çapada kalıp, meyil etmemeye çalışmaktan başka bir çare görünmüyordu. Güverteye vuran dalgaların boyu hiç görmediği kadar büyüktü. Bu havayı hep karadan izlerlerdi. Salmazlardı ki büyükleri bu havada denize kimseyi. Denizde olsalar da dönerlerdi hep. Onlar büyük yük gemileri değildiler, mücadelede heybet ve azamet önemliydi. Körfezde tek o koca gemiler kosterler ve ro-ro’lar olurdu bu karadan seyirli fırtınalarda.

Silyon fenerini görmeyecek kadar kapatmıştı hava ve sis inmişti geceye. Fenaydı bu kaptan kendi silyonunu göremez ise ne olurdu hiç kimse anlatmamıştı bunu.

Dalgaların boyu kendinden daha uzundu artık… Gölgeler kayboluyordu. Sıkı sıkıya sarılmıştı dümenine balıkçı. Kaya kütlesinden çapanın kurtulduğunu hissetti. “Bin lanet” dedi, “canına yandığım sıyırdı”dedi bu defa bağırarak birden “Ah Kamil !” çapayı çekecek kim vardı ki şimdi. Elleri terlemişti iyice. Öyle sıkı tutmuş olmalıydı ki dümenin sureti çıkmıştı ellerine. Sendeliyordu tekne ve kendisi.

Doğacak güneşi ve kayalıktaki barbunları aramak arasında gitti geldi bir an. Rüzgar çıldırmış gibi esiyor, dalgalar horon tepiyordu küçük guletin üzerinde. Aslan kükremesini andıran sesle, bir dalga vurdu o an işte bordaya. Dümen kurtuldu adamın ellerinde fır fır dönüyordu, boşta kaldığından bir rüzgar gülü gibi. Gözleri doldu adamın. Büyük bir iştahla yutmaya hazırlanıyordu deniz guletini, belinden kemerini çıkararak dümeni pusula kolonuna bağladı hemen ani bir kararla. Çok zordu bu. “Arka tarafa gidip çapayı çekmeliyim, ve yol vermeliyim iyice” dedi. Bir ceviz kabuğu gibi sallanıyordu teknesi. Dışarı çıktığında sabahki tuz tadını aldı dili ikinci çarpan büyük dalgayla bordaya. Ayağı kaydı iplere tutunmasa denizin dibini baylayacaktı o an. Üçüncüsünü beklemedi bile. Tepedeki ırgatın calaskalı güverteye düşerken tutmaya çalışsa da başaramadı. Hemen kamaraya girdi. Aklına Hasan Reis geldi balıkçının. Bileklerinden vücuduna kırmızı bir ılıklık yayıldı.

“Lanet ırgat !..” dedi adam ve PVC kaplı yarım ağız boruya uzandı. Bunu kendisi yapmıştı. Üzerine deldiği delikten sarkan kurşun kalem, plastiğin üzerine yazı yazıyor, yazı bittiğinde yarım kesik plastik kısmı da kola takılıyordu. Bilezik halkalı mektupta satırlara iştigaldi, kulakları sağır eden gök gürültüsü ve su dolarken yara savunmasız guletin karinasına; fırtına zamanlarında en son adam…

4 gün sonra limandaki balıkçı arkadaşları onu bulduklarında şeytan kayalıklarında sırt üstü yatıyordu ve etrafında barbun sürüleri geziyordu. Hemen yüzünü çevirdiler. Muşambadan yağmurluğunun kapüşonu yırtık, ayağındaki sarı çizmelerden birisi eksikti. Gözleri açık ama dudaklarında bir kıvrım TEBESSÜM asılıydı. Bileklerinde demir bir örsün dövülmüş izleri arasında zorla takıldığı belli serum lastiğinden kordonlu bir yazı tahtası pimaş vardı. üzerinde;

“Kızıma bir mor elbise, ıstakoz renkli bir toka alın”… yazılı…

Esen Esen (Kristalsenfonisi)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 × five =

%d blogcu bunu beğendi: