Yaşayarak ölmek ya da ölümü yaşamak..

“Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş kalelerde olsanız bile.”(4/78)
İnsan doğar, yaşar ve ölür.

“Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş kalelerde olsanız bile.”(4/78)
İnsan doğar, yaşar ve ölür.
Fakat ölüm bir diriliştir insan için. 
Ölüm sevdadır, aşktır, tutkudur, yaşamaktır. 
Yeni dünyaları tanımak, yeni ufuklara açılmaktır. 
Ölüm fanilikten ebediliğe ulaşmanın aracıdır.
Her gün biraz daha yaklaşırız ölüme. 
Geçen her gün, giden her an bizi ölüme biraz daha yaklaştırır. 
Attığımız her adım, ölüm için atılmış bir adım olarak çıkmaktadır karşımıza. 
Şu anda yaşıyorsak, 
Hayatın içindeysek, 
Aynı zamanda ölümün de içindeyiz demektir.
Hayat ve ölüm bir birini kuşatmış, 
Bir biriyle bütünleşmiştir. 
Bir birine zıt iki farklı kutupmuş gibi görünmelerine rağmen; 
İç içedirler. 
Biri olmadan diğerinin hiçbir anlamı yoktur. 
Yaşıyorsak eninde sonunda öleceğiz; 
Yaşamak, ölmek demektir. 
Ve…
Öleceğini bile bile yaşayan tek varlık ise insandır…

* * *
Ölüm insan hayatının en mühim hadisesidir. Kulluk ve imtihan için yaratılmış olan insanoğlunun, imtihan müddetinin sona ermesi ölümle noktalanır. Ölüm, gerçekleri görmek üzere imtihan uykusundan gerçek uyanıştır. 
Ölüm, tesadüfî bir hâdise, bir yok oluş değildir. Mülk Suresinin ikinci ayeti onun da tıpkı hayat gibi bir yaratılış, ilahi irade ve takdirle meydana geldiğini belirtir: 
“O Allah ki, amelce hanginiz daha güzeldir diye, sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, üstündür, bağışlayandır.”(67/ 2)

* * *
Yaşamınızın üç gün sonra sona ereceğini düşünün. 
Son üç gün… 
Hayatınızın o üç günlük tüm saniyelerini nasıl hasretle yaşadığınızı göreceksiniz. Hayata, kâinata, insanlara bakış açınız tamamen değişecek. Geçen her saniyenin, tekrarının mümkün olmadığını bildiğiniz için ve geçtiğinde pişman olmamak için en güzel şekilde yaşayacaksınız. 
Gördüğünüz her şeyde bir anlam, derinlik ve farklılık olduğunu; hiçbir şeyin boşu boşuna , bir oyun ve eğlence olsun diye yaratılmadığını anlayacaksınız. 
Ya o son nefesinizin geldiği an! 
O anda bir gün daha yaşayabilmek için neleri feda ederdiniz, hiç düşündünüz mü?
Dünyaya bir daha gelmeyeceğiz. 
Suyu bulmak için illaki susuz kalmak zorunda değiliz! 
Eğer geleceğe gidip ölüm anını bir dakika yaşasaydık hiç vakit kaybetmeden geriye döner, her tarafı alevler içinde olan bir insan gibi koşuşturur, artı yönde bir şeyler daha yapabilmek için çırpınırdık. 
Evet, hayata bir daha asla gelmeyeceğiz. Geçen günleri bir tarafa bırakalım, şu içinde bulunduğunuz günü nasıl değerlendiriyoruz? Sabah kalktıktan sonra yapacak işler listemizi olumlu yönde doldurmak için ne kadar çaba sarf ediyoruz? 
Sahi siz hiç böyle bir liste oluşturdunuz mu kendinize? “Ben, bu gün şunları yapacağım, dün tamamlayamadığım işleri bu gün eksiksiz yapacağım…” diyerek bir plan oluşturdunuz mu kendinize? Ne yazık ki işlerimizi hep rasgele, oluruna bırakarak sistemsiz ve plansız bir şekilde yapıyoruz. Oysa hayatta hiçbir şey gelişigüzel ve rasgele olmuyor. 

* * *
Bir gün kapınızı aniden çaldığında ölüm, ona: 
“Ben daha hazırlanmamıştım, şimdi olmaz, git, ben hazır olduğumda gelirim” diyebilecek misiniz? 
Böyle bir gücünüz var mı?

* * *
20. yüzyılın sonlarına doğru Elisabeth Kübler ve ekibi tarafından, ölmek üzere olan insanların son anlarındaki düşünce ve hislerini öğrenmek için yapılan en ünlü psikolojik çalışmalardan biri olan “Ölüm ve ölüm düşüncesi” adlı araştırmadan şu sonuçlar çıkmıştır:
“İnsanlar ölümü kabullenmek istemiyorlardı , ölüm ve ölüm düşüncesi yadsınıyordu. Ölüm, düşünülmek bile istenmiyordu. Hastaların çoğunluğu yaşamın son anı olan ölüme, özgür iradeleriyle bakmaktan kaçınıyorlardı. 
Ölümü düşünenlerin ise depresyona, isyana, psikotik bozukluklara (gerçeği değerlendirme yetisi bozulan) ve daha birçok psikolojik rahatsızlıklarla müptela olduğu ortaya çıkmıştır.”

* * *
İnsanoğluna ne olmuştu da ölümden yani hayatın bir parçasından bu kadar korkar hale gelmişti? İnsanlar ölümden niçin bu kadar çok korkuyorlardı ? Yaşıyorsak mutlaka ölmeyecek miydik? Oysaki ölüm ve ölüm düşüncesi insanı depresyona, bunalıma ve ruhsal sorunlara değil; gerçekleri görmesine, bu dünyanın ne anlama geldiğini anlamasına yardımcı olmalıdır. 
İbnu Ömer Radıyallahu Anh anlatıyor: 
“Resulullah aleyhissalatu vesselâm ile birlikte idim. Ensardan bir zat gelerek Aleyhissalâtu vesselâm’a selam verdi. Sonra da: 
“Ey Allah’ın Resülü! Mü’minlerin hangisi en faziletlidir? ” diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: 
“Huyca en iyisidir!” buyurdular. Adam:
“Mü’minlerin hangisi en akıllıdır?” diye sordu. 
Aleyhissalâtu vesselâm: 
“Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonra en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir” buyurdular.” (Kütüb–i Sitte, Hadis No: 7275)
“De ki: Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp–buluşacaktı r. Sonra görüneni de görünmeyeni de bilen Allah’a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir.” (62/8)
İnsanoğlunun bu noktadan sonra yapacağı tek şey bu olgunun güzel ve olumlu yönlerini görebilmektir. Hareketsiz olan, devamlı aynı yerde kalan her şey çürümeye mahkûmdur. Akan güzel, giden güzel, bir ömür akıyor her gün giden ömür güzel. Hayatta ne oluyorsa o güzel. Belki de ölüm bunun için güzel… Çünkü o da hayatın bir parçası. 
Bir insan düşünün; en sevdiği bir varlıktan ayrıldığında nasıl da üzülür. Aradan belirli bir zaman geçtiğinde tekrar ona kavuştuğundaki sevinç ve mutluluk ise kelimelerle ifade edilemeyecek kadar derûnidir. Öyleyse akla hemen bir soru gelmeli: 
Bizler ölümü bir “kavuşma” olarak değerlendiremiyor muyuz? Ondan korkma sebebi ne? İşte işin can alıcı noktası burada: İnsanın ölüme bile giderken başı dik ve gülerek gidebilmesi. Ölümü kucaklayıp Yüce Allah’a kavuşma arzusunun insanı yakabilmesi. Bunu başarabilmek ise geçmeyen her anımızı, geçtiğinde üzülmemek için Mevla’nın rızasını kazanabilmek için en iyi şekilde geçirmek.

* * *
Rasulullah aleyhissalatü vesselam, ölümün tefekkür edilmesini, sıkça hatırlanmasını tavsiye ederdi. Dünyaya olan bağlılıkların, sevgilerin fâni heveslerin yok olması ve ibret alınması için.
Bilirsiniz, her kâidenin bir istisnası vardır. İşte bu kâidenin istisnası da: “Her canlı ölümü tadacaktır.” ayet–i kerimesidir. Hiçbir istisnası yoktur. Yaratılmışsan mutlaka ama mutlaka ölümü tadacaksın. Bu aynı zamanda “her kâidenin bir istisnası vardır” kâidesinin istisna kâidesidir.
Dikkat ettiyseniz Allah’u Teala ölümü “tatmak” diye nitelendiriyor. Ölümü tatmamızı istiyor bizden. Şöyle bir düşünün, insan daha çok güzel şeyleri mi tatmak ister; yoksa çirkin olan şeyleri mi? Mazoşist (acı çekmekten zevk alan) bir kişiliğe sahip değilseniz güzel olanları dediğinizden eminim. Yüce Yaratıcı ölümü tatmak şeklinde sunuyor bize. Öyleyse ölüm bir kez daha güzel. 
“Sonra şükredesiniz diye, sizi ölümünüzden sonra dirilttik.” (2/56)
Eğer hepimiz kendi ölümümüz üzerinde düşünerek bir başlangıç yapabilirsek, çevremizde ve dünyanın her yerinde meydana gelen “yıkıcı faaliyetler” , “bozgunlar” “savaşlar” ve “şiddet hareketleri” yerini düzene, adalete, tamamlamaya, hoşgörüye ve barışa bırakacaktır. Özellikle son günlerde dünyanın hemen hemen her yerinde ortaya çıkan karmaşa ve huzursuzlukları , savaş planlarını bir de bu açıdan değerlendirelim. 
“Gerçek şu ki, sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir.” (39/30

Latest posts by ygafmin (see all)

Sayfayı Arkadaşına Gönder.
Arkadaşınızın E-postası
Mesajınızı girin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir