Tatlı Dil

Kamil Efendi , at bakıcısıdır. Bir cuma günü, camiye gelir. Bakar ki, hiç kimse yok! Vaaza hazırlanan hoca, cemaat olmadığını görünce, Kamil Efendi’ye sorar:

“Senden başka kimse yok.Ne dersin? Vaaz edeyim mi, yoksa etmeyeyim mi?”

Kamil Efendi, “Ben seyisim, bu işlerden anlamam. Benim yirmi atım var. Hepsi kaçıp gitse biri kalsa, onu ihmal etmem, yine bakarım” der.

Bunun üzerine hoca, uzun uzun vaaz eder.Namaz sonrası Kamil Efendi’ye sorar:

“Nasıl, vaazımı beğendin mi?”

Kamil Efendi şöyle der:

“Ben seyisim, vaazdan anlamam. Ancak brn, yirmi atın suyunu ve yemini bir ata verip onu çatlatmam.”

Hz.Musa Firavun’a dini anlatmakla, Beni İsrail’i esaretten kurtarmakla görevlendirilir. Kardeşi Harun, kendisine yardımcı olarak verilir. Cenab-ı Hak , kardeş iki peygambere şöyle emreder:

“Firavun’a gidin. Çünkü o iyice azdı. Varın da ona ‘kavl-i leyyin’le (yumuşak bir dille ) anlatın. Olurki, öğüt alır veya korkar.”

Ayette yer alan “olur ki” ifadesi, şüphesiz Haz. Musa ve Harun’la alakalıdır. Cenab-ı Hak, onun iman etmeyeceğini elbette bilmektedir. ” Firavun’a, onun öğüt alacağını umar olduğunuz bir halde gidin” denmektedir. Yoksa tebliğin neticesiz kalacağını bilen birisi şevkle anlatamaz.

Demek “Ben Rabbim!” diyen Firavun gibi birisine de gidilse, kabul edeceğini ümit eder bir halde gidilmelidir.

Ve anlatırken “kavl-i leyyin” ile anlatılmalıdır.

Hz.Musa’nın Firavun’a gönderilmesi ve tebliğ şekliyle ilgili hususlar, maalesef pek çok müslüman tarafından henüz layıkıyla anlaşılmamaıştır.

İçimizden bazıları, “Allah’ın mühürlediği kalbe, sen ne yapabilirsin?” diyerek tebliğden kaçmaktadırlar. Halbuki Hz. Peygamber(a.s.m.) “Bu ümmetin Firavun’u dediği Ebu Cehil’e defalarca gitmiş, anlatmıştır.

İnsan yüz kapılı saraya benzer. Bu kapılardan doksan dokuzu kapalı olsa yine de tek açık kapıdan o saraya girmek mümkündür. Kavl-i leyyin, insan sarayına girmek hususunda çok kapıları açabilen, iyi bir anahtardır.

Bir kısım vaizlerimiz, sadece bayram namazlarına gelenleri, doğrudan tenkit ederler. Halbuki doğrudan tenkit, çoğu kere zarar verir. Bir berber bile, sakalı doğrudan traş etmez. Önce sabunlar sonra keser.

İşte bu sırrı yakalamış vaizlerimizden biri, bir bayram vaazında şunları anlatır:

“Efendim, evvelki bayram namazından sonra, camide bir ceketin unutulduğunu fark ettik. ‘Herhalde, vakit namazına gelir, ceketini alır’ diye düşündük, Vakit namazlarına gelmeyince’ Herhalde cuma namazına gelir’ diye bekledik.

“Aradan aylar geçtiği halde ceketi soran olmayınca, zayi olmasın diye muhtaç birisine verdik. Ancak diğer bayram namazında sahibi yanımıza geldi ve ‘Ben geçen seneki bayram namazında ceketimi burada unutmuşum. Sizdeyse almaya geldim’ dedi.

“Biz de durumu kendisine anlattık, geç kaldığını söyledik. Siz de şayet ceketinizi unutursanız, sakın diğer bayrama kadar beklemeyin, hemen gelin ceketinizi alın.”

Doç.Dr.Şadi Eren-Yaşanmış İman Öyküleri

Yazar: Doç Dr. Şadi Eren

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: