|
Sultanlarin Sultani.....
Habibi Kibriya.... Sultan-i Enbiya......
Ahmed Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Ve
Sellem....
......
Bu ay sabir ayidir ve sabrin karsiligi ise
Cennet’tir.
Sevgili Peygamberimiz (SAV) Saban ayinin son
günü söyle buyurdu:
• Ey insanlar, hayret verici ve kutsal bir aya
variyoruz. Öyle bir ay ki içinde 1000 aydan
hayirli geceyi barindirmakta. Öyle bir ay ki,
onda Allah’in farz kildigi oruç mevcut. Geceleri
uyanik namazla geçirmenin çok iyi oldugu bir ay.
• Bu ayda, Allah’a iyi amelle yaklasan, oruç
disindaki bir farzi eda etmis gibidir. Bir farzi
eda eden ise oruç disindaki 70 farzi eda eden
gibidir.
• Bu ay sabir ayidir ve sabrin karsiligi ise
Cennet’tir. Ihsan ayidir. Müminlerin
kaynaklarinin arttigi bir aydir. Öyle bir aydir
ki, Evveli Rahmet, ortasi bagislanma, Ahiri ise
atesten azad olmaktir.
• Bu ayda, dört hasleti aramalisiniz
Ikisi Rabbinizin Rizasi için
Ikisi sizin için
Ilk ikisi:
“La ilahe illallah” diye sehadet etmek
Bagislanma dilemek
Sizin için gerekli olanlar ise:
Cenneti talep etmek
Allah’in atese karsi korumasini aramak
• Bu ayda hergün, Allah Atesten bir canliyi kurtarir ve 29. gece
geldiginde, Allah Atesten, ayin basindan beri
kurtardigi kadarini azad eder.
• Ayin son gecesi geldiginde, melekler ise
koyulur. Ardindan Malik olan Kendini Nur’uyla
tecelli eder vasiflandiranlar bile, O’nu
vasiflandiramaz.
O, meleklere sorar:
“Ey
melekler toplulugu, çalisanin, isi
tamamlanlandiginda onun karsiligi ne olur?”
Melekler cevaplarlar:
“Ücreti ona ödenir.”
Ve Allah buyurur, “Sahid olun ki, onlari
bagisladim.”
• Ramazan size erisiyor. Inayet ayidir. Allah
sizi kusatacak ve üzerinize Rahmetini indirecek.
Günahlarinizi bagislayacak ve dualariniza icabet
edecek. Aranizda mükafatini O’ndan bekleyerek
hayirda yaristiginizi izleyip, meleklere sizden
iftiharla sözedecek. Allah’a en iyi halinizle
gösterin kendinizi çünkü mutsuz olan o kimsedir
ki, Kadir ve Celal olan Allah’in Rahmetinden
uzaktir.
• Allah (CC) buyurmustur ki:
“Ademoglu’nun her ameli kendisiyle beraberdir,
oruç müstesna. Oruç Benimdir ve karsiligi
Benim.”
• Eger kul, Ramazan’in gerçek kadrini (kiymetini)
bilseydi, bütün yilin Ramazan olmasini arzulardi.
• Ramazan Ayi’nda ümmetime bes hediye verilir
ki, benden önce hiçbir peygambere verilmemistir.
1) Ilki, Ramazan’in ilk gecesine erisildiginde,
Kadir ve Yüce olan Allah, ümmetime nazar eder.
Ve Allah’in nazar ettigine azap erismez.
2) Aksam geldiginde, oruçlunun nefesi, Allah
katinda miskten daha güzel kokuludur.
3) Her gün ve her gece melekler, oruç tutanin
bagislanmasi için Allah’a niyaz ederler.
4) Allah, Cennet’e emreder: “Hazirlan ve süslen
çünkü kullarim Dünya’nin acisindan, Evimde ve
Cömertligimde dinlenecekler.”
5) Ramazan’in son gecesine erisildiginde, Allah
tümünü bagislayacak.
Sevgili Peygamberimiz (SAV) buyurdu:
• Ramazan Ayi’nin tümünde, ilimle, taat içinde,
oruç tutanin bütün geçmis günahlari silinir.
• Ramazan’da Allah’tan bagislanma dileyen
bagislanir ve O’na yalvaranin ümidi bosa çikmaz.
Cenabi hak Cümlemizin ramazanini layikiyla
yasananlardan eylesin...
Slm ve dua ile... ..Kaynak
Hazreti Peygambere (s.a.) Muhabbet
Kelime-i Sehadet Sarayinin Sultan-i Rusülü
Ilahî muhabbet sâikiyla yaratilan kâinâtin ve
onun özü durumundaki insanin aslî cevherini
Muhammedî nûr teskîl eder.
Bu cihetle hakîkat-i Muhammediyye, muhabbet
saltanatinin zuhûr aynasidir. Varligi gölgesine
alan muhabbet nûru, semânin ve yeryüzünün
tesekkülüne vesîle olmustur. Allâh Teâlâ, O'na
buyurmus, böylece O, bütün mahlûkâta zirve
teskîl etmistir. Hem öyle bir zirve ki, Cenâb-i
Hakk, O'nun ism-i serîfini tâ ezelde kendi ism-i
serîfiyle beraber zikretmis ve levh-i mahfûza:
"Lâilâhe illâllâh Muhammedü'r-Rasûlullâh..."
seklinde naksetmistir.
Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-'i, cennette isledigi zelleden ötürü dünyâya
indirdikten sonra onun semâda bu yaziyi görüp de
Hazret-i Muhammed Mustafâ hürmetine af taleb
etmesi üzerine magfirette bulunmus ve söyle
buyurmustur:
"-Ey Âdem! O, bana mahlûkatin en sevgili
olanidir. (Duâ edecegin zaman) O'nun hakki için
bana duâ et!
(Çünkü su an O'nun hakki için ettigin duâ
sebebiyle) ben seni bagisladim.
(Bilesin ki), sâyet Muhammed olmasaydi, seni
yaratmazdim."
(Hâkim, Müstedrek, II, 672; Beyhakî, Delâil, V,
488-489)
Kelime-i sehâdette de ifâde ettigimiz gibi
elbette ki O bir "kul"dur. Lâkin bu kullugu
insan hakkindaki telakkîmizle doldurmaya
çalismamaliyiz. Zîrâ hakîkat-i Muhammediyye
karsisinda bizim idrâkimiz, metafizik hâdiseleri
kavramak hususunda bir çocuk idrâkinden
farksizdir. Çünkü Hazret-i Peygamber -sallâllâhü
aleyhi ve sellem-, kullar içinde seçilmis,
sertâc-i cihân olmus bir "rasûl"dür. Hem öyle
yüce bir rasûldür ki, bütün peygamberlerin adi,
O'nun mübârek adinda cemolmustur. Bütün
peygamberlerin getirmis oldugu serîat, yâni
dîn-i mübîn, O'nun getirdigi Islâm ile kemâl
bulmustur.
Sultanlar adina hutbeler okunur, paralar basilir
ve onlarin devletleri son bulmasin diye duâlar
edilir. Lâkin bir zaman sonra, o sultanlar da
devletleri de târih sahnesinden siliniverirler.
Ancak nebîlerin adina okunan hutbeler böyle
degildir. Nebîlerin ve onlarin vârisi olan
velîlerin saltanat ve devletleri dâimîdir,
sonsuzdur. Onlar, Hakk katinda oldugu gibi
gönüllerde de ebedîlesmislerdir. Pâdisâhlarin ve
devlet ricâlinin saltanatlari ise, geçici,
gel-geç bir dünyâ saltanatidir. Dolayisiyla
zevâle mahkûmdur. Nitekim öyle de olur. Fakat
peygamberler ve velîler, kullari Mevlâ'ya
götüren yüce kilavuzlardir . Onlar fânîligi
ebedî olana fedâ ederek ölümsüzlesmis ve
zevâlden kurtulmus müstesnâ rûhlardir. Berzah
âleminde de sonraki âlemde de saltanatlari devam
eden mâneviyat sultanlaridir.
Onlar, dünyâda ve âhirette: (Yûnus, 92) beyânina
muhatabdirlar.
Bu kiymetli rûhlarin olusturdugu saflarin
mihrabinda da sertâc-i enbiyâ Hazret-i Muhammed
Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz
vardir.
Bu itibarla her zâhirî pâdisâhin ismi silinir
giderken dünyâ ve âhiret sultani olan Hazret-i
Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in
mübârek ism-i serîfi yerde, gökte ve gönüllerde
ebedîdir. O halde gönüllere dünyevî pâdisâh ve
onlara âid saltanatlarin nâmini degil, o
ebedîlik tahtinda oturan essiz sultanin nâmini
silinmeyen muhabbet yazisi ile yazmali ki,
kalblerimiz, kendisine verilen ulvî kiymetini
muhâfaza edebilsin.
Kur'ân-i Kerîm'de Cenâb-i Hakk'in:
"(Ey Rasûlüm!) Sen onlarin içinde iken Allâh,
onlara azâb edecek degildir!.."
(el-Enfâl, 33)
beyâni müsrikler için vârid olmus bir âyet-i
kerîmedir.
Isârî mânâda bu demektir ki, o Varlik Nûru'nu
gönlünde tasiyan mü'minler hakkinda büyük
müjdeler ve mükâfatlar vardir. Bu demektir ki,
bir mü'min kulun gönlü, Rasûlullâh -sallâllâhü
aleyhi ve sellem-'e ne kadar muhabbetle dolarsa,
o kadar azâb-i ilâhîden ve gazabullâhdan
uzaklasmis olur. Bu, Cenâb-i Hakk'in yüce bir
va'didir. Yâni Mevlâ, gönlümüzde Allâh Rasûlü -sallâllâhü
aleyhi ve sellem- varsa bizi helâk etmeyecek ve
bize azâbda bulunmayacaktir.
Velîler ve sâlihler, gönül aynalarinda en saf ve
seffaf nakislar görülebilsin diye rûhlarini
O'nun muhabbeti ile parlatirlar. Maddî aynalarda
ancak cisimleri olan seyler, sekiller ve renkler
görünür. Velîler ve sâlihlerin gönül aynalarinda
ise, O'ndan akseden nûr ile en seffaf duygular,
düsünceler, duâlar, ilâhî nûr ve feyzler isildar.
Güzeller, kendilerini aynada görmek ister. Kendi
güzelliklerini sevecek göz ve gönül ararlar.
Mutlak güzel olan Rabbin, kâinati ve insanlari
yaratisindaki sir da böyledir.
Hadîs-i kudsîde:
"Ben gizli bir hazîne idim, bilinmek ve sevilmek
istedim." buyurulmasi bundandir.
Yaratilisin baslangici, O'nun nûru ile vücûd
buldugundan kürre-i arzda zuhûr eden bütün
peygamberler, basta Hazret-i Âdem olmak üzere
O'ndan niyâbet tarîki ile O'nun nûrunun feyz ve
berekâtini tasimislardir.
Bütün güzellikler O'na âiddir. O'nun sebebi ile
yaratilmislardir. Nerede bir güzellik varsa,
O'ndan akistir. Âlemde bir çiçek açilmaz ki,
O'nun nûrundan olmasin! Zîrâ O olmasa idi,
hiçbir sey vücûd bulmaz idi. O ki, o yüzden
variz...
O ki, solmayan, aksine gün geçtikçe tazelik ve
taraveti daha da artan serâpâ nûrdan ibâret bir
gonca-i ilâhîdir.
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
"Cebrâîl -aleyhisselâm-, sadece bir kanadini
açinca doguyu da batiyi da kaplamisti. Hazret-i
Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, onu
görünce, ona bu heybeti verenin büyüklük ve
azametini düsünerek kendinden geçip bayildi."
"Lâkin Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve
sellem-, eger hakîkat-i Muhammediyye'nin o akil
almaz kanadini açsa idi, Cebrâîl ebedî olarak
kendinden geçer, bir daha kendine gelemezdi."
"Zîrâ Habîbullâh, Cebrâîl'le beraber sidretü'l-müntehâ'ya
varinca Cebrâîl durmus ve: demistir."
canlardan azîz, cânânlardan üstün, her vechile
muhabbete en lâyik müstesnâ bir yaratilistir.
Gelmis ve geleceklerin en güzeli ve fazîletlisi,
insanliga aglayanlarin en merhametlisi, yegâne
mürsid ve rehberdir. O ki, kiz çocuklarini diri
diri topraga gömecek kadar vahset zindanina
düsenleri gözü ve gönlü yasli âsiklar hâline
getirmis, onlara kitabi, sirri ve hikmeti
ögretmistir. O'nu her seyden üstün tutmak,
emsâlsiz bir ask ve muhabbetle sevmek, îmânin
kemâlindendir. Bu muhabbetin zirvesi, hadîs-i
serîfte söyle beyân edilir:
"Sizden biriniz beni, ana-babasindan, çoluk-çocugundan
ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe
hakkiyla îmân etmis olmaz!.."
Bu hadîs-i serîf, îmânin kemâlinin Hazret-i
Peygamber muhabbeti ile yeserecegi hususunda ne
güzel bir tenbîh ve îkâzdir. Bu muhabbetten uzak
kalanlar için feyz ve inkisâf yollari kapalidir.
Ask tohumu, ancak O'nun muhabbet topraginda
yeserir. Gönle bereket ve feyiz menbai O'dur.
O'nun muhabbet topragi, nice taslasmis gönülleri
bir mücevher safligina, digerleri arasinda altin
ve gümüs kiymetine yükseltmistir.
O'nun muhabbet topraginda yeserenlerin basinda
gelen ashâb-i kirâm, târiflere sigmayan bir ask
iklîminde yasamislardir.
Bir hanim sahâbiyeden ibret dolu bir muhabbet-i
Peygamberî manzarasi:
Kâ'b'in kizi Nesibe -radiyallâhu anhâ-,
müslümanlarla birlikte Uhud gazâsina istirak
etmisti. Kendi elleri ile hazirladigi kaplarla
yaralilara su tasirken, müslümanlarin bozguna
ugrayarak dagildigini gördü. Bunun üzerine
derhal Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in
yanina kostu. Atilan ok ve taslara kendini hedef
yaparak bütün gayret ve cesâreti ile Rasûl-i
Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz'i
korudu. Bu fedâkârligi sirasinda atilan ok ve
taslarla on iki yerinden de yaralandi.
Onun bu hâlini takdîr ve tahsîn buyuran Allâh
Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
"Bugün Nesibe falan ve filan kahramanlari
geçmistir." buyurarak ondan sitâyisle bahsetti.
Böylece dindarligin verdigi suurla harplerde
gösterdigi kahramanligindan dolayi Efendimiz -sallâllâhü
aleyhi ve sellem-'in medhine ve iltifâtina
mazhar olan Nesîbe'nin ismi, örnek müslüman
hanimlardan biri olarak Islâm târihine geçti.
Bir diger muhabbet tezâhürü:
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in
bir sohbetinde Sevbân -radiyallâhü anh-,
Habîbullâh'a pek derin ve dalgin bir surette
bakiyordu. Gâyet de izdirapli bir hâli vardi.
Öyle ki onun bu hâli, Âlemlerin Efendisi'nin
dikkatini çekti.
Merhametle sordular:
"-Yâ Sevbân! Nedir bu hâlin?"
Sevbân -radiyallâhü anh-, bu iltifat ile
muhabbet çaglayani hâline gelen sevdâli gönlüyle
söyle dedi:
"-Anam, babam ve bu cânim sana fedâ olsun yâ
Rasûlallâh!
Senin hasretin beni öyle yakip kavurmaktadir ki,
nûrundan ayri geçirdigim her an bana ayri bir
hicran olmaktadir.
Dünyâda böyle olunca âhirette nice olur diye
dertleniyorum.
Orada siz peygamberlerle beraber olacaksiniz.
Benim ise, ne olacagim ve nerede bulunacagim
belli degil!
Üstelik cennete giremezsem, sizi görmekten
tamamen mahrum kalacagim! Bu hâl beni yakip
kavuruyor ey Allâh'in Rasûlü!"
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-,
Sevbân ile birlikte ashâb-i kirâmdan da zaman
zaman vâkî olan bu ve benzerî hicranli sözlere
ve ayrica kiyâmete kadar gelecek olan ümmetin
muhabbet ve ask kâfilesinin yanik gönüllerine
sürûr dolu bir müjde sadedinde söyle
buyurmuslardir:
"Kisi sevdigi ile beraberdir..."
Tabiî ki, samîmî muhabbet, itâat ve teslîmiyyet
sarti ile.
O vefât ettiginde ashâbin hâli, hüznün son
raddesindeydi. Âdetâ yanip erimis bir mum misâli
gibiydi. Zîrâ düsünüyorlardi ki, O'nu görmeden
bir gün bile duramayan âsik gönülleri, artik
kendisini bu fânî dünyâda hiç göremeyecekti.
Iste bu hicrân ve yanisa dayanamayan Abdullâh
bin Zeyd -radiyallâhü anh-, ellerini yüce
dergâha mahzûn bir gönülle açarak:
"Ilâhî! Artik benim gözlerimi âmâ kil! Ben her
seyden çok sevdigim Peygamberimden sonra artik
dünyâda bir sey görmeyeyim!.." diye ilticâ etti
ve oracikta gözleri âmâ oldu.
Hazret-i Peygamber'e ashâbin engin ask ve
muhabbetini kelimelerin mahdud imkânlari ile
îzâh etmek mümkün degildir.
Sayisiz misâller deryâsindan birkaçi da söyledir:
Enes -radiyallâhü anh- anlatiyor:
"Rasûlullâh'i berber tiras ederken gördüm. Ashâb,
etrâfini çevirmisti. Kesilen mübârek saç ve
sakal tellerinin tekinin dahî yere düsmemesi
için âdetâ onlari kapisiyorlardi."
Sahâbe-i kirâm, Hazret-i Peygamber'in hem
esyâlari hem de saç ve sakalinin mübârek
telleriyle teberrük hâlinde olurlardi.
Savaslarda bile bu teberrük heyecanini
tasimislardir. Bunun en güzel misâli Halid bin
Velid -radiyallâhü anh-'in Hazret-i Peygamber'in
saçlarindan aldigi birkaç mübârek teli sariginda
saklamasidir.
Rivâyet olduguna göre Hâlid -radiyallâhü anh-,
Yermük savasinda bu sarigi kaybetmisti.
Askerlerine:
"-Onu arayin!" diye talimat verdi.
Aradilar, bulamadilar. Hazret-i Halid, tekrar
aramalari için emir verdi. Bu defa buldular.
Baktilar ki, eski bir sarik imis!
Sahâbî, bu eski sarik üzerinde Hazret-i Hâlid'in
bu kadar israr etmesine hayret etti.
Bunun üzerine Hâlid -radiyallâhü anh-, sunlari
söyledi:
"-Rasûlullâh saçlarini kesmisti. Ashab o saçlari
kapistilar. Ben de alnindan birkaç tel aldim ve
bu sarigin içine koydum. Bu benim için öyle bir
bereket oldu ki, onunla girdigim bütün savaslari
zaferle neticelendirdim. Zaferlerimin sirri,
benim Rasûlullâh'a olan muhabbetimdir."
Iste bu muhabbetten kaynaklanan bir sâikle
günümüze kadar Hazret-i Peygamber -sallâllâhü
aleyhi ve sellem-'den muazzez bir hâtira olarak
devam eden saç ve sakallarinin mübârek telleri,
câmî minberlerinde saklanarak "sakal-i serîf"
adi ile asirlardan beri ümmete rahmet
olagelmektedir.
Misâllerde görüldügü gibi Hazret-i Peygamber -sallâllâhü
aleyhi ve sellem-'e muhabbetin bereketi, yalniz
mânevî âlemde tezâhür etmez. Zâhir âlemde de o
feyz ve bereketin müsahhas tezâhürleri olur.
Bunun en iyi misâli 700. kurulus yildönümünü
idrâk ettigimiz Osmanli Devleti'dir. Onlar,
devletlerini çogu kere "Devlet-i Muhammediyye"
suretinde adlandirmislar ve ordularindaki her
ferdi -kendi istidadlari mikdarinca- o yüce
varligin bir küçük modeli telâkkî ederek "Mehmedcik"
diye isimlendirmislerdir.
Nitekim Osmanli Devleti'nin tarihteki diger
Islâm devletlerinin hepsinden daha uzun bir
ömürle muammer olmasi da, baska meziyetleri
yaninda bir de ve en ehemmiyetli olarak Hazret-i
Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e tekrîm
ve muhabbette erisilmez bir zirvede oluslaridir.
Asagida anlatacagimiz hâdiseler, bu zirveye
tipik birer misâldir:
Dünyâ müslümanlarinin Harameyn'e kolayca gidip
gelmelerini te'mîn için Hicaz Demiryolu Hatti'ni
insâ ettiren II. Abdülhamid Han, bu demiryolunun
sünnet-i seniyyeye uygun olmasi için Hazret-i
Peygamber'in seyahatlerinde dinlendigi noktalara
istasyon yapilmasini emretmis, böylece
demiryollarini bile bir muhabbet akisi içinde
Medîne'ye ulastirmistir.
Diger bir misâl:
Osmanli pasalarindan meshur Medîne müdâfii
Fahreddin Pasa, Rasûlullâh'in rûhâniyeti rencide
olur endisesiyle Ravza'nin tamirinde vazîfe alan
ustalara herhangi bir çivi çakmak îcâb ettigi
takdirde mutlaka tahta çekiç kullanilmasi ve
çekiç ile çivi arasina da lastik bandaj
konularak sükûnetin ihlâl edilmemesini
emretmistir.
Bu hususta onu böylesine bir edeb ve incelige
sevkeden âyet-i kerîme söyledir:
"Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber'in
sesinin üstüne yükseltmeyin!
Birbirinize bagirdiginiz gibi Peygamber'e yüksek
sesle bagirmayin;
yoksa siz farkina varmadan amelleriniz bosa
gidiverir."
(el-Hucurât, 2)
Nûrunu günesten alan ay, nasil günesin varligina
delîl ise, nur-i Muhammedî ile nurlanan
peygamberler ve velîler de O'nun birer
sâhididirler. Bunun içindir ki diyen ve bunu
muhabbet ve askla tâ gönülden söyleyen her
kalbde, ayna isik vurmus gibi ilâhî bir parilti
yanar. Hattâ bazen öyle kuvvetli yanar ki, böyle
gönüller, o nurun aksinden bütün ruhlarinin
târifsiz bir hazzi içinde yasarlar.
Bu hazzi yasayanlardan Bilâl-i Habesî -radiyallâhü
anh-'in hâli ibretle doludur:
Bilâl -radiyallâhü anh-'in dünyâda tutunacak bir
dali, siginacak bir yakini ve izdirabini
paylasacak bir dostu yoktu. Sadece bir köleydi.
Ama birgün geldi, îmân nûru ile sereflendi.
Bundan sonra îmâni ve onu muhâfaza için yasadigi
hâller, yâni kelime-i tevhîd ugruna katlandigi
izdiraplar, kiyamete kadar gelecek olan
mü'minlere îmân mücâdelesi yolunda örnek oldu.
O, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in
yüzünü ve nûrunu görmüs, yanmis ve O'nun
muhabbet bagina girmisti. Âdetâ bütün varligi
ile O'ndan bir parça hâline gelmisti. Ancak
ilâhî nurdan nasîbsiz olan sahibi, onu bu
îmânindan ötürü çölün kizgin sicaginda alevli
kumlarin üzerine yatirarak kendisine iskenceler
yapti. Çiplak vücudunu acimasizca kirbaçlatti.
Siyah derisinden kirmizi kanlar fiskirdi.
Etrafini saran gâfil kalabalik:
"-Ey pis köle! Bize dön kurtul!" dediler.
Hazret-i Bilâl ise, yatirildigi kizgin kum
deryâsinda yarali bir arslan gibi kükredi ve
kelime-i tevhîdi bütün gücü ile haykirdi.
Bunun üzerine galeyana gelen azginlar kendisine
vurmaya devam ettiler.
Vurdular, vurdular...
Hirslarini alamadilar ve boynuna ip baglayip
sürüklediler.
Bütün bunlara ve türlü türlü eziyetlere ragmen
Bilâl-i Habesî -radiyallâhü anh-, Allâh ve
Rasûlü'nün muhabbet kalkanina siginmisti.
Kendisine yapilanlari âdetâ hissetmiyor, gönlü
sadece muhabbetullah ve muhabbet-i Rasûlullâh
ile dolup tasiyordu. Yüregi dünyâlar kadar genis
bir haldeydi. Oysa maddî âlemde hâli perîsândi;
kuru basini sokacak bir kulübesi dahî yoktu.
Iste Hazret-i Bilâl'in bu ask ve muhabbeti, onu
kölelikten gönül tahtlarindaki sultanliga
yükseltti. Âlemlerin Efendisi'nin bagri yanik
müezzini oldu. Öyle ki, son nefesinde de O'nun
ask ve muhabbeti dudaklarinda tebessüm ve
terennüm hâlindeydi:
"-Sevinin, sevinin!.. Ben Allâh Rasûlü'nün
yanina sefer ediyorum..."
dedi ve ötelere uçuverdi...
Bir kul, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve
sellem-'in hakîkati ve nûrundan bir Allâh dostu
vâsitasiyla nasîb alsa, bu nasîb O'ndan oldugu
için bizzat Hazret-i Peygamber -sallâllâhü
aleyhi ve sellem-'den alinmis gibidir.
Tipki bir mumdan bir baska mumun yakilmasi gib.
Kandilleri yakan ve onlar vâsitasiyla etrafi
aydinlatan alev, ayni alevdir. Kul, bu
kandillerin en sonuncusuyla da aydinlansa, o
ziyâ, ilk isikla parildadigindan dâimâ ilk
kaynagi aksettirir. Dolayisiyla bir kimse, bir
baskasinda isildayan ilâhî güzellige ister
bilerek, ister bilmeyerek kendisini kaptirsin,
hakîkatte hayrân ve âsik oldugu letâfet, Allâh
Teâlâ'nin güzelligidir ve O'nun varliklarda ve
insanlardaki hârikulâde in'ikâsidir. Hiç
süphesiz bu in'ikâsin en büyük tecellîsi de
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'de
zuhûr etmistir.
Bu itibarla Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve
sellem-, kulu Cenâb-i Hakk'a götüren yegâne
rahmet ve vuslat köprüsüdür.
Muhabbetin derecesi, eserinde tecellî eder. O'na
olan itâat ve sünnet-i seniyyenin yasanmasi,
muhabbetin tezâhürü nisbetindedir.
Nur Suresi 56. âyette buyurulur:
"Namazi kilin, zekâti verin Peygamber'e (sallâllâhü
aleyhi ve sellem) itâat edin; umulur ki,
merhamet görürsünüz."
Ibâdetteki rûhâniyet, muâmelâttaki zerâfet,
ahlâktaki nezâket, gönüldeki letâfet,
sîmâlardaki nûr-i melâhat, lisanlardaki selâset,
duygulardaki incelik, nazarlardaki derinlik,
velhâsil bütün bu güzellikler o Varlik Nûru'na
olan muhabbetten kalplere akseden pariltilardir.
Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
"Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-i Muhammed'e
vuslattir.
Çünkü cihânin aydinligi, O mübârek varligin
cemâlinin nûrundandir."
Bu köleyi kim satin alir
Resulallahin (a.s.m.), Zâhir isimli bir sahabesi
vardi. Zahir, çölde yasardi. Ara sira Allah
Resûlüne, çöl çiçek ve meyvelerinden hediyeler
getirir, Peygamberimiz de onu çölde lazim
olabilecek hediyelerle sevindirirlerdi.
Efendimizin sakalastigi sahabelerden biri de
Zâhir idi. Onun için Peygamberimiz:
"Zâhir, bizim çölümüz, biz de onun sehriyiz,"
buyururlardi.
Ticaretle ugrasan Zâhir, yine bir gün bir seyler
satmak amaciyla sehre gelmisti.
Resûlüllah Efendimiz, o görmeden arkasindan
gelip, kollarindan tuttuktan sonra gözlerini
kapadilar.Zâhir, telasli bir sekilde:
"Kimsin? Beni birak," diyerek geri döndü.
Peygamberimiz oldugunu görünce de sevindi ve
basini, Resûlullahin sefkatli sinesine koydu.
Allah Resûlü sakalarina su soruyla devam
ettiler:
"Bu köleyi kim satin alir?"
Bu soruya Zâhir:
"Pek alici bulamazsiniz, benim ne degerim
olabilir ki ?" diye cevap verince,
Peygamberimiz söyle buyurdular:
"Sen görünüste belki öylesin, fakat Allah
katinda degeri yüksek, pahasi agir bir kölesin."
Size kendinizden öyle bir peygamber
geldi ki, sikintiya düsmeniz agirina gider, size
son derece düskün, mü'minlere karsi sefkatli ve
merhametlidir.
Eger aldirmazlarsa onlara de ki: Bana Allah
yeter. O'ndan baska ilâh yoktur.
Ben O'na dayanmaktayim ve O, o büyük Ars'in
Rabbidir.
- TEVBE 128-129 -
©Yazgulu
| | | | | |