DÜŞÜNDÜKÇE

 
     
 

Efendim uğrunda “Hayat Vermediğimiz” için çoğu zaman kıymetini bilemediğimiz HAYAT üzerine konuşalım istedik bugün.

Büyük düşünürlerden biri diyor ki:

“İnsanlar, dağların zirvelerini, denizlerin dalgalarını, büyük ırmakları ve engin okyanusları görmek için seyahat ederler. Fakat bunun yanı sıra en büyük mucize olan kendi varlıklarını görmeden bu dünyadan göçüp giderler.” (Saint Augustin)

Hayat; insanın sahip olduğu ve olabileceği en büyük nimetlerden biri. Peki bu değer nereden gelmekte? Bir yazar bunu; “hayatın kısa oluşuna” bağlıyo. Belki öyle . belki her şey hayatla ayakta durduğu için, hayat kainatın zembereği olduğu için… Sebebi ne olursa olsun hayat en büyük nimet!

Kainatta hayattan daha kıymetli ne var? O halde her şeyden daha çok tadı ve lezzeti olmalı. Bir serçeyi bile yakalamak istediğinizde kaçıyor. Belki de “Hayıtıma kastedecekler” diye korkuyor. Demek ki hayatından memnun. Canlıların en üstünü olan bizler neden sevmeyelim? Neden memnun olmayalım?

Her şeyin yolunun, çaresinin bulunabildiği bir dünyada hayatı renklendirmenin de yolları olmalı. Aslında bizi güldürecek veya ağlatacak olan yine bizden başkası değil.

Dünyaya ikinci bir defa gelmeyeceğimize göre, onu, mana, gaye ve değerine uygun bir şekilde yaşamaktan başka bir seçeneğimiz yok herhalde.

Değerli dostlar acaba şu soruları kendimize hiç sorduk mu?:

Niçin yaşıyoruz?

Bu dünyaya niçin gönderildik?

Hayatımızın gayesi nedir?

Ondan neler bekliyor ve neler buluyoruz?

Nasıl yaşamalıyız ki, mutluluğu tatmış olalım ve ah-vahlardan kurtulalım.

Efendim, insanlar vardır, doğarken ölür. Seksen-yüz sene yaşayanlara da rastlarız, çiçeği burnunda ölenlere de. Ama biz az yaşayanlara pek bakmayız da, gözümüzde hep o uzun ömürlüler canlanıverir. Uzun yaşıyacağımızı sanırız. En azından “ortalama ömür 60 senedir” deyip, avunuruz.

Acaba o yaşlılara sorsaydık, ne gibi cevaplar alırdık dersiniz? Hayatı bilenler için; hayat, çok kısadır. Senelerden, günlerden, hatta saatlerden bile kısa. Görünürde biz onları 70-80 sene yaşamış sanırız. Ama onlar ömürlerini bir yaz yağmuruna benzetirler. Yunus Emre bu gerçeği ne güzel dökmüş dizelere;

“Şol geçti ömrüm benim /
şol yel esüp geçmiş gibi /
hele bana şöyle geldi /
ŞOL GÖZ YUMUP AÇMIŞ GİBİ”

Hayatımız akıp giden bir ÂN’dır. Geçmişimize baktığımızda elimizde ondan hiçbir şey kalmadığını görürüz. Yok olup gitmiş. Gelecek de henüz gelmemiş. O da yok hükmünde. Geriye yaşadığımız AN kalıyor.

Allah Teala Hazretleri de kıyamet günüde sorucak: “Yeryüzünde kaç sene kaldınız?” İnsanlar: “Bir gün veya bir günden daha az bir zaman kaldık” diyecekler. O zaman Cenab-ı Hak’da: “Pek az bir süre kaldınız. Bunu bilseydiniz!...” buyuracak (Mü’minun suresi, 112-114)

Efendim bu kıdar kısa olan hayatın acaba manası nedir? Hayat bizden ne bekliyor? Bizim hayattan beklediklerimiz neler?

Hayat hakkında çok sözler söylenmiş. Herkes farklı bir yönünü almış, değerlendirmiş. Başka başka yönlerden bakmışlar. Tarif ederken de kendi ruh dünyalarını sergilemişler. Bir kısmı anlamış, bir kısmı anlayamamış. Bazıları anlamaktan öteye gidemezken bazılar gerçekten yaşamış…

Mesela, kimi hayatı Allah’ın yazdığı bir peri masalına benzetmiş. Kimine göre. Ciddi başlayıp mizahla süregiden ve dramla biten kalın bir kitap. Kiminin gözünde bir kumar.

Ve daha nice yorumlar, tarifler yapılmış hayata dair…

Bir ilim adamı da: “Hayatımızın yarısını ana-babalar, yarısını da çocuklarımız mahvediyor” demiş. Değerli dinleyenler aslında hayatımızı çoğu kez kendimiz mahvediyoruz. Hayatın gerçek manası kavranmadığı için çoğu kere boş, lüzumsuz, manasız ve değersiz şeylerin peşinde koşmakla ömür tüketiliveriyor. Çekilen onca sıkıntı, ızdırap ve çile de cabası.

HAYAT üzerine konuşuyorduk. Şöyle bir düşünsek, ömür, beş para etmeyen şeylere sarf edilecek kadar değersiz mi? Vakit geçiremiyorum, ne yapacağımı bilemiyorum, buraya vakit öldürmeye geldim… diyecek kadar önemsiz mi veya kötü mü?

Elimizde bir elmas bulunsa veya daha değerli bir şey bulunsa onu nasıl değerlendireceğimizi ve koruyacağımızı hesap ederiz. Peki! Elmastan daha değerli olan ömrümüz için de aynı şeyi düşünmeli değimliyiz? Hayatı değerine uygun şekilde kullanmak veya bozuk para gibi harcamak… bu iki seçenek arasında serbestiz.

Değerli dostlar! Hayat matematik denklemleri gibi ifadelerle dolu. Kitap gibi engin manalar gizli. Bir okul gibi eğitim ve öğretim yuvası. Bir kışla gibi talim alanı.

Hayat; kalemlerle yazılamıyacak, kitaplara sığmayacak, sözlerle anlatılıp bitirilemiyecek kadar gerçek, büyük ve ÖNEMLİ!

Efendim, nasıl, sıcağı soğukla, tatlıyı acıyla biliyorsak, hayatın değerini de ne yazık ki ölümle anlarız. “Ey hayat” diye seslenen bir şair “Ölüme şükret, seni onun yüzünden seviyorum” demiştir.

Çoğu zaman ömrümüzün ne değerini bilebilir, ne de tadını alabiliriz. Çünkü yokluk denen nesneyi bilmiyoruz.

Şöyle bi hikaye anlatılır:

Padişahın biri yabancı bir adam ile gemiye binmiş. Adamcağız daha önce deniz görmediği için ağlayıp sızlıyormuş. Avutmak istemişler ama sakinleşmemiş. Onun yüzünden padişahın da dirliği bozulmuş, huzuru kaçmış.

Gemide bir de bilge varmış. Padişaha: “Emredin şunu ben susturayım demiş ve izin aldıktan sonra adamın denize atılmasını emretmiş.

Adam denizde birkaç kere dalıp çıktıktan sonra tekrar gemiye alınmış. Ve bir köşeye oturup sakinleşmiş.

Padişah bu işteki hikmeti sormuş bilgeye. Bilge şöyle cevap vermiş:

“Önce, batmanını sıkıntısını tatmamıştı. Gemideki esenliğin kıymetini bilmiyordu. Bunun gibi afiyetin değerini ancak felaket gören bilir.”

Sudaki balıklar gibi hayatın akışına kaptırıp gidiyoruz. Hayattan mahrum olunca sudan çıkan balık gibi, kıymetini anlıyacağız ama iş işten geçmiş olabilir.

Değerli dostlar hayat bir okula benzer bizler de onun öğrencileri. Bir tiyatro gibidir ki bu tiyatroda herkes rolünü kendi seçiyo. Ve bir yazarın dediği gibi: “Önemli olan onun uzunluğu kısalığı değil, iyi oynanıp oynanmadığıdır.”

İyi yaşanan bir hayat kısa da olsa mutludur, mutluluğun sırrını yakalayabilenler, ömrün nasıl geçtiğinin farkına bile varmazlar. Yine bir şairin dediği gibi: “Hayat, mutlulular için kısa, mutsuzlar için ise uzundur, çekilmez hale gelmiştir.”

Efendim madem ki hayat bu kadar önemli ve değerlidir. O halde hayatın gaye ve maksadı da kainat kadar büyük ve değerli olacaktır. Peki hayattan maksat nedir? Niçin yaşıyoruz?

Bir öğrencinin bütün maksadı sınıfını geçmektir. Bir işçi de işini en güzel biçimde yapıp üstlerinin veya amirlerinin sevgisini ve iltifatını kazanmak ister. Bir çocuk davranışlarını anne ve babasının hoşuna gidecek şekilde ayarlar. İşte insanın da hayatta gaye ve maksadı olmalı.

Madem ki insan dünyaya kendi arzusuyla gelmemiştir. Onu dünyaya kim getirdiyse, hayatı kim verdiyse, hayatına kanun ve nizam koyan o olacaktır. Ki O da Allah Teala Hazretleridir.

İnsan elbette ki yeryüzüne rastgele salıverilmiş herhangi bir canlı gibi olamaz. Dünyanın en şerefli varlığının vazifesi de, gayesi de elbette o nisbetle büyük olucak. Cenab-ı Hak şöyle sesleniyor bizlere: “Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve bize dönmiyeceğinizi mi sandınız? (Mü’minun, 115)

Elma, armut, kiraz gibi yiyeceklerin yenilmek için yaratıldığını biliriz de bunlardan faydalanan bizlerin gayesiz olduğunu heralde düşünemeyiz.

Yine Allah Teala Hazretleri bize gayemizin ne olduğunu göstermiş ve buyurmuş: “O (Allah) ölümü de, hayatı da hanginiz daha güzel iş işliyecek diye, imtihan etmek için yaratmıştır.” (Mülk,2)

Yabancı bir yazar da vazifenin büyüklüğünden bahsederken şöyle der: “Hayattaki vazifemiz çoğu kere ağır bir taş parçasını yokuş yukarı sürmeye benzer.” Evet efendim kocaman bir taş parçasını yokuş yukarı sürmek gerçekten zor bi iş…

Bizlere bir kurttan ipeği giydiren, zehirli bir böcekten balı yediren kimdir?!!

Hayatı bizlere verip bin bir çeşit rızıkla onu devam ettiren kimdir? Bizler bu gerçekleri gözardı edip gelişi güzel yaşayamayız. Hayattan maksat, yaratanı tanımak, O’na içten inanmak ve emirleri doğrultusunda yaşamak. Bunu Rabbimizin bizlere gönderdiği yüce kelamından biliyoruz. Buyruluyor ki: “Bana inanıp kullukta bulunsunlar diye yarattım” (Zariyat, 56)

Değerli dinleyenler gayemiz, hayatı O’nun yolunda kullanmak, emirleri doğrultusunda hareket etmek olmalı.

İnsan bir çocuğa benzetiliyor. Nasıl daha yeni yürümeye başlayan çocuğun her türlü ihtiyacını anne-babası karşılıyorsa, insanın da bütün ihtiyaçlarına Allah Teala cevap veriyor. Zayıf olduğu için her şeyi emrine vermiş. O halde insan her şeyden önce O’nu tanımalı değil mi efendim?

İnsan vücut gemisinin kaptanı durumunda. Kaptanın vazifesi; gemiyi, gemi sahibinin arzu ettiği istikamette yürütmektir.

Yine bu dünya misafirhaneye benzetilmiş. Misafir olan kişi, misafirliğinde keyfince hareket edemeyeceği gibi, insan da bu dünyada emir –yasak dinlemeden rastgele yaşayamaz.

Efendim mesele O’na yani Rabbimize kul olabilmek, O’nu sevip emrine boyun eğebilmek. Bakınız Mevlana Hazretleri nasıl dile getiriyor kulluk şerefini:

“Ben kul oldum, kul oldum. Her köle âzâd olduğu zaman sevinir, mesrûr olur. Ben ise Sana kul olduğum zaman sevinirim, ya Rabbi!”

Mademki bizler bu misafirhanenin sakinleriyiz. Misafirhane sahibinin hoşnutluğunu kazanmadan başka ne gayemiz olabilir? O’na bağlanıp teslim olmadan başka ne maksadımız olabilir?

O (c.c) her an bizimle beraber. Her şeyimizi görüp bilmekte, her ihtiyacımıza cevap vermekte. Sonsuz arzu ve isteklerimizi karşılıyacak olan da ancak O. O halde ona dayanıp bağlanmaktan başka çaremiz yok.

Mehmet Akif’in de dediği gibi:

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol,

Yol varsa budur, bilmiyorum, başka çıkar yol”…

Molla Câmî de diyor ki: “Yalnız BİR’i iste, BİR’i çağır, BİR’i ara, BİR’i gör, BİR’i bil, BİR’i söyle…”

Ne güzel ifadeler… Büyükler gerçekten büyük söz söylemişler. Bazen tek bir cümleyle kitaplara sığmıyacak hakikatleri dile getirmişler. Hazır büyüklerden bahsederken Yunus Emre’ye de kulak verelim.bakalım hayattaki gayesini nasıl açıklamış:

“Cennet cennet dedikleri,

Birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene ver onları

Bana Seni gerek Seni”

Önemli olan O’nun hoşnutluğu. O memnun olduktan sonra her şeyi verir. Çünkü O’nun hazinesinde her şey bol.

Heyecanından yerinde duramayan büyük sahabi Ammar bin Yasir savaşa giderken şöyle yalvarırmış:

“Allah’ım! Bilsem ki şu dağın tepesinden aşağı doğru yuvarlansam benden razı olacaksın, hemen yuvarlanırım.”

Efendim, hayat çok değerli, vazife önemli. Vazifemiz büyük olduğu kadar mükâfat da büyük. Sonsuz saadet insanı bekliyo. Bu paha biçilmez hayat, boş, fuzûlî ve zararlı oyuncaklarla öldürülücek kadar değersiz değil.

“Hayat ne bir bayram, ne de bir yas günüdür.

Hayat sadece bi iş günüdür” diyor şairin biri. İş Rabbimizin hoşlanıcağı iş. Vazife O’nun hoşuna giden vazife…

Ohalde vaktimizi nasıl öldürüceğimizi değil, nasıl değerlendiricemizi düşünelim. İşlerimizin verimli, gıdalarımızın vitaminli ve lezzetli olmasını istediğimiz gibi ömrümüzün de verimli, kazançlı ve lezzetli olmasını isteyelim hep…

Rabbimizden “UZUN” ömür dilerken “HAYIRLI” bir ömür olmasını dilemeyi de unutmayalım. Öyle ya Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanılmasındadır.

Bir Kızılderili Hayatın Kutsallığını bakın nasıl ifade ediyor: “Biz, bitkilerin canlı olduğunu düşünüyoruz. Onların suyu, kanlarıdır. Doğar, büyürler. Aynı gerçek ağaçlar için de geçerlidir. Her şey ölür. Her şey öldüğüne göre her şey canlıdır. Her şey canlı olduğu için, her şeye hediyeler vermek, gönüllerini hoş etmek gerekir.

Hayat son derece güzel ve özel. Kainattaki her şey canlı ve hal diliyle Allah’ı tesbih edip durmakta. Elimizden çekilip alınmadan önce kıymetini bilirsek ne mutlu bize.

Efendim, hayatınızın geri kalan kısmını, vazifelerinizi en iyi biçimde yerine getirerek, geçmişin pişmanlıklarından kurtulurak, en güzel şekilde geçirebilmeniz diliyoruz

Hayatı bizlere bahşeden, HAYY esmâsının mazharı O YÜCE YARATICIYA emanet olun.

R.Erdönmez

 
 
Arkadasina Tavsiye Et
 
 
Copyright © 2000-2005 Yazgulu.com Bu sitede yayınlanan materyallerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.
eXTReMe Tracker