UNUTMAK VE UNUTULMAK ÜZERİNE

Gün doğar,güneş batar,an olur unutur insan ve unutulur da.

”Hayatta hiçkimse birbirine serçe parmağı kadar bile yakın değildir.Her arkadaş bir hancı ve biz de birer yolcuyuz onların hayatlarında.Belki tesadüfen uğramışızdır yol üstünde diye belki de orada olduğunu bilerek ihtiyaç duyup misafirleri olmuşuzdur günü gelince,ama bu ziyaretimiz bir ömür boyu sürmez asla.”

Bu cümleler size ne kadar da tanıdık gelmekte değil mi?Çünkü hepimiz ne bugüne kadar ne kaç tane arkadaşımız olduğunu bilebiliriz ne de kaçının ardından bu cümleleri kurduğumuzu.Arkadaşlık önceleri keyif veren sonrasında hüzne boğan ama hep vakti gelince çekip giden bir olgu olmuştur beynimizde.

Vakti geldiğinde bir zamanlar baş rol oynadığımız hayatlarda artık figüran olarak bile yer alamamaktayız.Mesela en özel anlarınızı paylaştığınız kaç kişinin ismi hala telefon rehberinizdedir?Askerde aynı ranzada yattığınız Yozgatlı’yla hala görüşüyor musunuz?Yahut kaç arkadaşınıza doğum gününde en azından sade bir kart gönderip ona ‘iyi ki var’ olduğunu hissettirmektesiniz?Peki lise yıllarınızda aynı sırada oturduğunuz kişinin şu an nerede ne yaptığından haberiniz var mı?Sanırım günümüzde baki süren dostlukları bulma ihtimali dünyaya yolu milyonlarca yılda bir düşen kuyruklu yıldızı görme ihtimalinden bile daha az fakat bunu kabullenmek öyle acı ki hala gönlümüzü geçici dostluklarla avutmaya çabalamaktayız.Ne kadar da çok değil mi etrafımızda ‘kanka’,’dostum’,’can yoldaşım’ dediğimiz kişiler.Peki dürüst olmak gerekirse kaçını gerçekten içimizden geldiği için böyle çağırmaktayız?Yoksa şimdiki dostluklar tabir-i caizse birer sabun köpüğü mü?

Oysa birlikteyken ne kadar çok eğlenmektesiniz değil mi?Sabahlara kadar oturup muhabbet edersiniz;belki en sancılı aşklarınızı paylaşırsınız ve anlattıkça kapanıverir kanayan yaralarınız belki de ‘bu böyle gitmez’li başlayan ve ‘ben olsam’ diyerek devam eden cümlelerle bir gecede devlet kurup sonra tekrar yıkarsınız.Peki ya sabah olunca?Yeniden gün ışımaya başladığında unutuverir insanoğlu daha dün geceki tozlu yalnızlığını.Hele bir de araya aylar,yıllar girdi mi hiç geçmesin istediğiniz dakikalar bile sanki hiç yaşanmamış kadar değersiz olur hafızalarda.

Yıllar sonra artık birer yitik siluet olmuştur ilkokul arkadaşlarınız.’Bizim sınıfta bir çocuk vardı’ diye cümleye başlar daha sonra devamını getiremezsiniz.Yahut bir sabah posta kutusunda bir zarf ve içinde özel bir güne çağrıldığınızı bildiren bir kart bulursunuz,üst kat komşunuzun o hoş kızı hayattaki en mutlu anına sizi de davet etmektedir ama o gün orada olmanız için hiç bir sebebiniz kalmamıştır size göre.Belki hala aynı apartmanda otursaydınız giderdiniz hem de annenizin elinden tutup seve seve.Halbuki artık çok geçtir.Unutmaya başlamışsınızdır mahalle arasındaki gazozuna yapılan maçları,başta esen kavak yelleriyle ilk okul firarlarını ve ders arasında ilk aşkınızla buluştuğunuz lise koridorlarını.

Peki zaman gerçekten su gibi akıp geçiyor ve her şey aslında hiç yaşanmamış olarak mı kalıyor hafızalarımızda?Neden gecenin bir vakti içimizden geçenleri bir kağıt kalemle paylaşmak yerine eski bir dostun kapısını çalamıyoruz?Neden çalan telefonun ucundaki seslerin bize yabancılaşmasına izin veriyoruz?İnsanı yalnızlığa bir halat gibi bağlayan-sözüm ona faydalı-teknolojik aletler yerine neden içimizi ısıtacak bir çay sohbetine ayırmıyoruz vaktimizi?Neden hiç olmadık bir vakitte şehrin hiç olmadık bir yerinde karşımıza çıkan unutulmaya yüz tutmuş tanıdıklarımıza bir merhabayı çok görür olduk?

Tüm bunları yanıtlamak ne kadar da zor değil mi?Ya da tam tersi çok kolaydır çünkü epey haklı sebep biriktirmişsinizdir kendinize göre.İlk olarak siz unutmamış unutulmuşsunuzdur mesela.Aslında hep arayacak iken bir işiniz çıkmıştır,sonrasında ise çok aramış ama bulamamışsınızdır ve daha sonraları ‘isteseydi o beni bulurdu’lu düşünceler zehirlemiştir zihninizdeki arkadaşlık ilişkilerini.Bir gün yolda rastladığınızda çok şaşırmış çok da mutlu olmuşsunuzdur ve ‘merhaba’ demek istemişsinizdir ama korkmuşsunuzdur ‘ya beni tanımazsa,çoktan unutmuşsa’ diye.Tam da böyle olmuştur değil mi?Ama bir düşünün ya herkes sizin gibi düşünüyorsa ve ‘gün doğar,güneş batar,an olur unutur insan ve unutulur da’ zihniyetiyle elini eteğini çekiyorsa en yakın arkadaşlarından ve dostluk iplerini koparıyorsa birer birer?Ayrılığın kader değil de çoğunlukla bir tercih olduğu düşüncesine bir türlü inandıramıyorsa kendini?Halbuki eski bir dostla ‘nerede kalmıştık’ deyip tekrar merhabalaşmak daima çok güzeldir ömrün her yerinde,bu sebeple bir düşünün kaç kişinin şu an telefonun diğer ucunda sizi bekliyor olabileceğini.

Unutmamak ve unutulmamak temennisiyle…

Akın ÖZKAN – Edebiyat Konağı Dergisi Sonbahar 2009

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: